|
MÜFREDAT
|
|
ATATÜRK İLKELERİ ve İNKILÂP TARİHİ DERSİ İKİNCİ DÖNEM
B-CUMHURİYET DÖNEMİ
I. HAFTA
CUMHURİYET HAZIRLIKLARI ve CUMHURİYET
1. Cumhuriyet Hazırlıkları:
Saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilânı konusunda atılmış ilk adımdı. Saltanatın kaldırılmasına tepkiler Mustafa Kemal Atatürk’ü daha kararlı davranmaya itti. Saltanatın kaldırılmasından hemen sonra TBMM seçime hazırlanmaya başladı. Savaşı kazanmakla TBMM görevini yapmıştı. İnkılâpların yürümesi için yeni bir meclis kurulmalıydı. Yeni meclis Ağustos l923’de ikinci dönem çalışmalarına başladı.
Saltanatın kaldırılmasının inkılâpların ilk adımı olduğunu hisseden muhalifler Atatürk’ü etkisiz hale getirmek için başka yollara başvurdular. Milletvekili seçimine ilişkin kanunda değişiklik yaparak milletvekili seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü hudutları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresinde en az beş yıl oturmuş olmak şartını ileri sürdüler. Atatürk’ü hedef olan bu önerge üzerine Mustafa Kemal, inkılâpları yürütmek için dayanabileceği güçlü bir gruba ihtiyacı olduğunu anladı. Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu Aralık l922’de “Halk Fırkası” na dönüştürdü.
Ocak l923’de kamuoyunu yoklamak amacıyla çıktığı gezide yapmak istediği inkılâpların gerekliliğini açıkladı.
Şubat l923’de Türkiye İktisat Kongresi’ni açarak, devletin yeni ekonomi politikasının ana ilkelerini tespit etti. Basının gücünü çok iyi bildiğinden İzmit’te büyük bir basın toplantısı yaparak onları aydınlatmaya çalıştı.
l920’den beri fiilen Ankara başkent idi. İstanbul kozmopolit, işgâl edilmesi kolay bir şehirdi. Ankara daha güvenilir ve merkezî bir yerde idi. İtilâf devletlerinin karşı çıkmalarına rağmen 13 Ekim l923’de Ankara resmen başkent kabul edildi.
2. Cumhuriyetin ilânı
Mustafa Kemal’in kafasında Harp okulundan beri Cumhuriyet düşüncesi vardı. Erzurum Kongresi’nin bittiği gece arkadaşlarına “Devlet şeklimiz Cumhuriyet olacaktır.” demişti.
Zaten TBMM’nin açılmasından beri fiilen Cumhuriyet vardı.
Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilânı konusunda aradığı fırsatı hükûmetin kurulması konusunda güçlüklerin ortaya çıkması ile yakaladı. Anayasaya göre bakanları meclisin tek- tek oylayarak seçmesi gerekiyordu. Hiç kimse çoğunluğu sağlayamadığından yeni hükûmet bir türlü kurulamıyordu. Oysa bir devlet başkanı olsaydı mesele daha kolay halledilecekti.
Mustafa Kemal, 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak “Yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz” dedi ve İsmet Paşa ile bir kanun tasarısı kaleme aldı. Ertesi gün Halk Fırkası Gurubu Başkanı Mustafa Kemal, hükûmet bunalımını çözmekle görevlendirildi ve Atatürk, İsmet Paşa ile hazırladıkları önergeyi meclise sundu. Tasarı kabul edilerek Cumhuriyet ilân edildi. Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
3. Cumhuriyetçilik
Cumhuriyet birbirine bağlı iki anlamda kullanılmaktadır; 1. Devlet şekli olarak Cumhuriyet; egemenliğin bir kişi veya zümreye değil, milletin bütününe aid olduğunu ifade eder. Bu manada Cumhuriyetin ilânına kadar TBMM’sinin idare şekli Cumhuriyetti. 2. Hükûmet şekli olarak Cumhuriyet; başta devlet başkanı olmak üzere devletin başlıca temel organlarının seçim ilkesine göre kurulmuş olduğu, özellikle verâset sisteminin rol oynamadığı bir hükûmet sistemidir.
Cumhuriyetçilik ilkesi, millî egemenlik ilkesinin tabii bir sonucudur. Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı sadece hükümdarlığın reddi anlamına gelen cumhuriyetçilik değil; fakat DEMOKRATİK CUMHURİYETÇİLİKtir.
İngiltere demokratiktir fakat hükûmet şekli olarak Cumhuriyet değildir. Irak, İran hükûmet şekli olarak Cumhuriyettir fakat devlet şekli olarak Cumhuriyet değildir. Ama Türkiye hem devlet şekli, hem de hükûmet şekli olarak Cumhuriyet olduğu için Demokratik Cumhuriyettir.
Atatürk’e göre “demokrasi prensibinin en asrî ve mantıki tatbikini temin eden hükûmet şekli cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir...Cumhuriyette meclis, Cumhurbaşkanı ve hükûmet, halkın hürriyetini, emniyetini ve rahatını düşünmek ve temine çalışmaktan başka bir şey yapamazlar...Millete karşı vaziyet ve vazifelerini suistimâl eyledikleri takdirde şu veya bu tarzda, millî irâdenin kendi haklarında dahi tecellisine mâruz kalabilirler.”
Atatürk’e göre Cumhuriyetin sultanlıktan farkı; “Cumhuriyet idaresi faziletli ve nâmuskâr insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide müstenid olduğu için korkak, zelil, sefil insanlar yetiştirir.”
Cumhuriyet idaresi “vatandaşlık” kavramına dayanır. Monarşi ise “uyrukluk” kavramına dayanır.
Cumhuriyet bütün vatandaşların eşitliği ve devlet yönetimine eşit olarak katılmaları esasına dayanır. Monarşide ise ne kadar sınırlandırılmış ve anayasallaştırılmış olursa olsun birtakım ayrıcalıklar vardır. Meselâ demokrasinin beşiği İngiltere’de “Kral hata yapmaz.” anlayışı hâkimdir. II.HAFTA
HUKUKÎ DÜZENLEMELER
1. Anayasa Hareketleri a- Birinci TBMM Hükûmeti, Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu adı altında 1921 Anayasasını kabul etti (20 Ocak 1921). Bu kanunun en önemli maddesi “Hâkimiyet bilâ kayd-ü şart milletindir. İdare tarzı halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.” İdi.
b- 29 Ekim’de bu maddeye “Türkiye devletinin hükûmet şekli CUMHURİYET’tir.” ifadesi eklenerek idare tarzının yanında, hükûmet şeklinin de Cumhuriyet olduğu açıklandı.
c- 3 Mart l924’de Halifeliğin kaldırılması ile, laik hukuk sistemini tehlikeye düşürebilecek bir kuruma son verilmiş oldu. Çünkü inkılâplara karşı olanların tek dayanağı bu kurum idi.
1924 Anayasası ile devletin bütün işlerinin kanuna uygunluğu tespit edilmiş böylece hukuk devleti ilkesi gerçekleştirilmiştir.
d- 1928’de laik gelişme çerçevesinde Anayasada gerekli değişiklikler yapılarak “Devletin dini İslâmdır.” cümlesi kaldırıldı. Milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanının yemin ederken kullandıkları dinî kelimeler de değiştirildi.
e- 1937’de altı Atatürk ilkesi Anayasaya girdi.
Yukarıda belirttiğimiz anayasa değişiklikleri yanında hukukî alanda da birtakım yenilikler yapılmıştır;
2. Hukuk Alanındaki İnkılâplar
a- Kasım l926’da Türk sosyal yapısına daha uygun olduğu görülen İsviçre Medenî Kanunu, Türkçe’ye çevrilerek Türk Medenî Kanunu olarak kabul edildi. Medenî kanun ile Türk vatandaşları uygar ülke vatandaşları ile aynı kişi haklarına kavuşmuşlardır. Âile, miras ve ekonomik hayatta kadın erkekle eşit haklara kavuşmuştur. Bu kanunun kabulü ile azınlıklar, Lozan’da kendilerine verilmiş olan haklarından vazgeçmişlerdir. b- Medeni Kanun ile birlikte Borçlar Kanunu da kabul edildi. c- l926 yılında İtalyan Ceza Kanunu’ndan uyarlama ile Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girdi. d- Ticaret Kanunu, İcrâ ve İflâs Kanunları hazırlandı. e- Ankara Hukuk Mektebi açıldı.(1925) f- Türk kadınına 1934’de her çeşit seçme ve seçilme hakları verildi.
3. İnkılâpçılık
İnkılâpçılık ilkesi milletimizin sayısız özverilerle başarmış olduğu inkılâplardan doğan ve olgunlaşan prensiplere bağlı kalmak ve onları korumak esasıdır.
Bu ilke üzerinde Atatürk’ün çevresinde “mevcut prensiplerimizi yürütmenin yeterli olacağı” şeklinde görüşler vardı. Bu düşünceler karşısında şöyle denilebilir:
“Bu prensipler bugünün icaplarına göre milletimizin medeniyet yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır.Ancak sosyal bünye, sürekli olarak gelişme durumdadır. İlim ve teknik her an yeniliklere açıktır. İnsanların istek ve ihtiyaçları da hem maddî hem manevî olarak daima çoğalan bir şekilde gelişir. İnkılâpçılık prensibine bağlı oldukça Türk Milleti, medeniyet âleminde geri kalmama yolunu bulacaktır. Ancak bunda dikkat edilecek nokta, yurt bütünlüğümüzü ve millî menfaatlerimizi, millî benlik şuuru içinde en titiz bir itina ile korumaktır. İnkılâp hareketi, yıpranmış ve geri kalmış durumda olan kurumları sadece devirerek değil, yapıcı yeniliklere uygun ve ilerleyebilen kuruluşlar oluşturduğu zaman bir değer taşır.”
Atatürk’ün deyimi ile inkılâp fert ve topluluklara gerçekçi ve hareketli bir karakter kazandırır. Atatürk, Cumhuriyetin ilk on beş yılı içinde çeşitli konularda çıkarılmış inkılâp kanunlarını bir bütün olarak kabul eder.
Konulan inkılâp kanunları, halkımızın yararına ve bütünü için düşünülmüştür. Böyle olduğu için başarılmıştır. Oysa Osmanlı dönemindeki ıslahatlar ve inkılâplar halka yönelik olmadığı için başarılı olamamıştır.
Atatürk, inkılâp yapmadan önce halkı bu inkılâp hareketine hazırlayarak millî bünyeye uyup uymadığını belirlemiştir. Bunun en güzel örneği şapka inkılâbı öncesi Kastamonu’daki hareketidir.
III. HAFTA
SOSYAL ve İKTİSADÎ ALANDAKİ İNKILÂPLAR
1. Sosyal Alandaki İnkılâplar
a. Kadın hakları Atatürk, Medenî Kanunun kabul edilmesinden önce kadın hakları konusunda neler yapacağını şöyle ifade etmişti; “Bir toplum, bir millet, kadın ve erkek denilen iki cins insandan meydana gelir. Kâbil midir ki bir kütlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini öylesine bırakalım da kütlenin hepsi yükselme şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki bir yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin?
Medeni Kanun’un âile hukuku alanında yaptığı yenilikler kısaca şunlardır; -Bir erkeğin birden fazla evlenmesi kaldırılmış, -Evlenmede tarafların rızâsı ve resmî nikâh usulü getirilmiş, -Boşanma bazı şartlara bağlanmış, -Hukuk önünde kadına eşit hak verilmiş, -Mirasta kadın erkek eşitliği sağlanmış, -1934’de kadınlara da seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.
b. Şapka, Kılık ve Kıyafet İnkılâbı
Türk kültür tarihine bakıldığında Türklerin değişen kültür ve iklim özelliklerine göre tarih boyunca değişik kıyâfetler giydikleri görülür.
Atatürk, Türk kıyâfetini millî ve dinî olarak tanımlar. Yabancılara göre Türkiye medenî bir millet olamaz. Çünkü Türkiye halkı kadın ve erkek iki parçadan oluşmaktadır. Atatürk, yabancıların bu fikre sahip olmalarındaki sebebi giyinme ve örtünme tarzımıza bağlamaktadır. Atatürk’e göre onların aldanmalarına sebep olan nokta; yabancılarla temas edebilecek konumda olan kadınlarımızın tavır ve hareketlerinin millî tavır ve hareketimizi yansıtmamasıdır.
“Şehirdeki kadınlarımızın örtünme ve giyinmesinde iki şekil ortaya çıkıyor; ya ne olduğu bilinmeyen çok kapalı çok karanlık bir dış şekil, veya Avrupa’nın en serbest balolarında bile dış giyim olarak gösterilemeyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de şeriâtın tavsiyesi dinin emri haricindedir. ...Dinimizin tavsiye ettiği giyinme hem hayata hem de fazilete uygundur. Kadınlarımız dinin emri gereğince örtünselerdi ne o kadar kapanacaklar ne de o kadar açılacaklardı.
Eğer kadınlarımız dinin emrettiği bir giyimle faziletin gerektirdiği hareket biçimi ile içimizde bulunur, milletin ilim, sanat sosyal hareketlerine ortak olursa bu hâli emin olunuz, milletin en tutucusu dahi takdirden kendini alamaz.
Kadınlarımızın her millette olduğu gibi bizim milletimiz içinde de ne kadar yüksek önemi olduğunu söylemeğe gerek yoktur. Bizim milletimizde kadın eskiden bu önemi gerçekten en yüksek derecede elde etmiştir... Hiçbir yerde kadınlarımız erkeklerimizin altında değildir. Hemen her yerde kadın ve erkek seviyesi arasında bir eşitlik görmekteyim.”
Atatürk’e “Türk kadını nasıl olmalıdır?” diye sorulduğunda; “Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır, sıklette değil; ahlâkta, fazilette ağır, ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının görevi, Türk’ü zihniyetiyle, pazısıyla, azmiyle muhafaza ve savunmaya gücü yeten nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın ancak erdemli olursa görevini yerine getirebilir.” dedikten sonra Tevfik Fikret’in şu sözünü hatırlatır;
“Elbette sefil olursa kadın, alçalır beşer”
Atatürk. kıyafetimiz konusunda; “Arkadaşlar Turan kıyâfetini araştırıp ihya eylemeğe gerek yoktur. Medenî ve milletlerarası bir kıyâfet bizim için çok cevherli, milletimiz için lâyık bir kıyâfettir.” Şapkaya karşı çıkanlara söylediği sözler dinî ve millî olan bir şeyi kaldırmadığını göstermektedir;
“Yunan serpuşu olan fesi giymek câiz olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel kıyâfeti olan cübbeyi ne vakit ve ne için ve nasıl giydiler?”
c. Tekke ve Zâviyelerin Kapatılması Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Anadolu halkının Türk-İslâm kültürü içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar, daha sonraki yüzyıllar içinde asıl etkinliklerini kaybetmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin duraklama devrinden itibaren tarikatlar, halkı parçalamaya, müridleri vasıtasıyla iktidar sahipleri üzerinde baskı yapmaya, dini durgunlaştırmaya ve insanı miskinleştirmeye başlamışlardı.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da Cumhuriyetin ruhuna yakışmayacak şekilde vatandaşların vicdanlarına baskı yapmaya, rejime karşı çıkmaya, hatta Şeyh Said İsyanı gibi devletin bütünlüğünü parçalamaya yönelik ayaklanmalar çıkarmışlardı.
Atatürk, Kastamonu nutkunda; “ Efendiler, Ey millet, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır.” dedikten sonra Kasım 1925’de tarikatlar, tekke ve zâviyelerle türbeler kapatıldı.
d. Milletlerarası Takvim, Saat, Rakam ve Ölçülerin Kabul Edilmesi
Osmanlı Devleti, sosyal hayatta Hicrî takvimi kullanırken Mâlî işlerde, Rumî takvim kullanılmaktaydı. Bu durum Osmanlı Devleti’nde birtakım karışıklıklara yol açmıştı.
Zaman ölçülerinde Türk milletinin dünyaya ayak uydurması için 1925 yılında Hicrî ve Rumî takvim yerine Milâdî Takvim, ezani ve vasati saatlerin yerine gece yarısından başlayan zaman ölçüsü kabul edildi.
l928 yılında Arap rakamları yerine milletlerarası rakamlar, l931 yılında arşın, okka gibi bölgelere göre değişik olan ağırlık ve uzunluk ölçüleri yerine dünyanın kullandığı standart ölçüler kabul edildi.
e. Hafta Tatilinin Kabulü İzmir İktisat Kongresi’nde Cuma gününün haftalık resmî tatil yapılması kararlaştırılmıştı. Fakat siyâsî ve ticârî münâsebet kurduğumuz devletler pazar günü tatil yaptığı için bu konuda onlara uyduk. (1935)
f. Soyadı Kanunun Kabulü Osmanlılar zamanından kalan baba adı, memleket ve lakap gibi ayrıcalıkların kullanılması nüfusta karışıklığa sebep oluyordu. Özellikle evliliğin resmîleştirilmesinde soyadı büyük öneme sahipti. 1934’de çıkarılan Soyadı Kanunu ile toplumsal alanda eşitlik sağlandığı gibi, bürokratik işlere de düzen ve disiplin gelmiştir.
g. Sağlık ve Sosyal Yardım İnkılâbı 20. yüzyıl Türkiye’sinde nüfusun hızla artması, sürekli savaşlar ve göçler yüzünden geleneksel sağlık hizmetlerinin yetersizliği anlaşıldı.
Yapılan düzenlemeler ile; 1. Sağlık ve sosyal yardım işleri bir bakanlık bünyesinde toplandı. 2. Savaş dolayısıyla ortaya çıkan öksüz ve yetim çocuklar için 192l yılında Çocuk Esirgeme Kurumu (Himâye-i Etfâl) kuruldu. 3. 1923 yılında doktorlara mecburî hizmet kanunu çıkarıldı. 4. 1930 yılında Belediye ve Umûmî Hıfzısıhha Kanunları’nda koruyucu sağlık hizmetleri yönünde esaslı düzenleme yapıldı. 5. Halkın eğitilmesi için okullara sağlık dersleri konuldu.
2. Halkçılık
Halkçılık, Atatürkçü düşünce sisteminin milliyetçilik, millî hâkimiyet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Millî Mücâdelenin ilk günlerinden beri en çok vurgulanan unsurlarından biridir.
Halkçılık, Atatürk’ün Millî Mücâdele yıllarında yaptığı sayısız konuşmalarında yeni rejimin yönlendirici ilkelerinden biri olarak yer almıştır. “Bugünkü mevcudiyetimizin aslî mahiyeti milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir, o da halkçılıktır ve Halk hükûmetidir. Hükûmetlerin halkın eline geçmesidir. İdareyi halka teslim etmek için çalışalım. O zaman bütün müşküllerin ortadan kalkacağına kâniyim. İç siyâsetimizde şiârımız olan halkçılık, yani milleti bizzat kendi mukadderatına hâkim kılmak esası Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’muzla tesbit edilmiştir. Bizim nokta-ı nazarımız -ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Halkın elinde bulundurulmasıdır. Bir kelime ile ifade etmek lâzım gelirse diyebiliriz ki yeni Türkiye devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.”
Atatürk NUTUK’da Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’na kaynak oluşturan programı “Halkçılık Programı” adı altında yayınladıklarını belirtir.; “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir.” demek suretiyle halkçılık ilkesine ön plânda yer vermiştir. Daha sonra bir siyâsî parti kurmayı tasarlarken “Halkçılık esasına müstenid ve Halk Fırkası nâmıyla siyâsî bir fırka teşkil etmek” niyetinde olduğunu açıklamıştır.
Halkçılık ilkesinin birbirini tamamlayan üç unsuru vardır; Birinci unsur, halk yönetimi yani siyâsî demokrasi, İkinci unsur, kanun önünde herkesin eşit olması, Üçüncü unsur, sınıf mücâdelesinin reddi ve toplumun dayanışma içinde gelişmesidir.
1. Halkçılık ve Siyâsî Demokrasi: Halkçılık millî egemenlik ilkesinin tabii sonucudur. Atatürk, demokrasiye ters düşen çağdaş siyâsî akımları eleştirerek bunlardan hiçbirinin Türkiye için uygun olmadığı sonucuna varmıştır.
Bolşevik teorisine göre; Rusya’da işçi sınıfı temsilcileri, deniz ve kara kuvvetleriyle birlikte Komünist Partisi adı altında ekonomik esaslara dayanan bir azınlık diktatörlüğü oluşturmuşlardır. Gâyelerinde millî değildirler, Kişisel hürriyet ve eşitlik tanımazlar, halk egemenliğine saygı göstermezler. Çoğunluğu zor ve baskı ile görüşlerine uymaya zorlarlar.
Bolşevik hükûmet şeklinde baskı vardır. Bir toplumu, bir kısım insanların görüşlerinin zorla esiri ve zebûnu olarak yaşatmak şekline, tabii ve makul bir hükûmet sistemi nazarıyla bakılamaz.
Atatürk, Avrupa’nın bazı ülkelerinde güçlü olan “ihtilâlci sendikalizm” ve “korporatizm” akımlarını da eleştirmiştir. Ona göre “biz, memleket halkı fertlerinin ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve mahiyette görürüz. Bizim görüşümüzde çiftçi, çoban, işçi, tüccar, sanatkâr, doktor, kısaca herhangi bir sosyal kurumda çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlete bu anlayış ile yardımcı olmak ve milletin güven ve iradesini yerinde kullanabilmek bizce halk hükûmeti idaresi ile mümkün olur.”
Millî Mücâdele yıllarında TBMM’nin açılarak millet egemenliğinin sağlanması, Cumhuriyet döneminde Halk Fırkası’nın kurulması ve çok partili hayat denemeleri halkçılık ilkesinin hayata geçirilmesi safhalarıdır.
2. Halkçılık ve Eşitlik: Bu unsur siyâsî demokrasinin bir sonucudur. Bir demokraside vatandaşların kanun önünde eşitliği ve hiçbir kişi veya zümreye ayrıcalık tanınmaması doğaldır.
3. Sınıf Mücâdelesinin Reddi ve Sosyal Dayanışma: Atatürk, Halkçılığı Türk toplumuna vermek istediği yeni sosyal ve ekonomik düzeni ifâde etmek için de kullanmıştır. Birinci Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği Halkçılık Beyannâmesinde “ TBMM. halkın öteden beri mâruz bulunduğu sefâlet sebeplerini yeni vasıtalar ve teşkilât ile kaldırarak yerine refah ve saadet koymayı başlıca hedefi sayar.. Bunun için de siyâsî ve sosyal ilkelerini milletin ruhundan almak ve uygulamada milletin eğilimlerini ve geleneklerini gözetmek fikrindedir.”
Atatürk, toplumun ekonomik bakımdan güçsüz kesimlerinin, özellikle köylülerin refah düzeyini yükseltmeye büyük önem vermekle beraber sınıf mücâdelesini reddetmekte ve toplumun gelişmesinin çeşitli sosyal gruplar arasında iş bölümü ve dayanışma ile mümkün olacağına inanmaktadır.
Atatürk, Millî Mücâdelenin ilk günlerinden itibaren halkçılık anlayışının komünizmle ilgisi olmadığını vurgulamıştır.
Ağustos 1920’de, “Bizim görüşlerimiz bizim prensiplerimiz cümlece mâlumdur ki Bolşevik prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için şimdiye kadar hiç düşünmedik...Yurdumuzda bu doktrin için herhalde zemin mevcud değildir. Çünkü gerek dinimiz ve âdetlerimiz, gerekse sosyal teşkilâtımız, onun bize mal edilmesine tamamıyla elverişsizdir.” demektedir.
3. İktisâdî Alandaki İnkılâplar;
Atatürk, Kurtuluş Savaşına başlarken millî hâkimiyetin ancak iktisâdî ve mâlî egemenlik kazanıldıktan sonra kazanılabileceğinin farkındaydı. Millî Mücâdele yıllarında denk bütçe politikası uygulanmış ve millî tasarrufa önem verilmiştir.
Yeni Türk devleti kurulduktan sonra tarımda, ticarette ve sanayide yapılacak işlerin tespit edilebilmesi için önce Ankara’da Ziya Gökalp başkanlığında bir ekonomi heyeti toplandı. Heyetin çalışmaları sırasında biri liberalizmi diğeri sosyalizmi savunan iki görüş belirdi. Gökalp, bu iki eğilimi uzlaştırarak “karma ekonomi” olarak nitelendirilen iktisâdî hayatta devlet öncülüğünü savunan ama özel teşebbüse de imkân tanıyan Türkiye’nin gerçeklerine ve imkânlarına uygun bir model ortaya attı.
Şubat 1923’de toplanan İzmir İktisad Kongresi’nde ekonomi politikası belirlenerek “İktisad Misâkı” kabul edildi.
Sanayi ve ticaret alanında yapılan yenilikleri ise maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz: 1. 1924’de yeni kurulacak sanayi işletmelerinin sermâye ve kredi meselelerine yardımcı olmak, Türkiye’de millî tasarrufun ve mevduatın gelişmesine öncülük yapmak üzere Türkiye İş Bankası kuruldu. . 2. 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarıldı. 3. Sanayi işletmelerinin finansman ihtiyacının sağlanması ve Osmanlı devlet işletmelerinin işletilmesi ve modernleştirilmesi amacıyla Sanayi ve Meadin Bankası kuruldu. 4. İç ve dış ticareti canlandırma faaliyetleri: Osmanlı Devleti’nde kapitülasyonlar dolayısıyla yabancı tüccarlar ve onların korudukları gayr-i müslim tüccarlar ayrıcalıklı durumdaydı. Atatürk, ülke ticaretinin Türk milletinin kontrolü altında bulunmasını hedeflemiştir . Bu amaçla Millî Mücâdele yıllarında ithalat ve ihracatın toptan yapılarak azınlıkların aracı faaliyetlerinin kaldırılması, ithal malların tüketiciye daha ucuza mal olması amacıyla Temmuz 1922’de Türkiye Millî İthalat ve İhracat Anonim Şirketi kurulmuştu.
Türkiye Osmanlı gümrük tarifelerinden ancak Lozan Anlaşmasının imzalanmasından beş yıl sonra kurtulabildiği için 1929’dan sonra koruyucu dış ticaret politikası izleyebilmiştir.
5. Lozan Anlaşmasında Türk gemilerinin kabotaj hakkı kabul edildi, ancak Türkiye 1926 yılında tam olarak uygulamaya koyabildi. 6. Ziraat alanında; köylüye verilen önem çerçevesinde aşârın kaldırılması, Zıraat Bankasının köylüye kredi ve tohumluk ürün yardımı yapması, ormanları koruma ve geliştirme çabaları, hayvancılığı geliştirme ve ıslah çalışmaları yapılmıştır. 7. Ulaştırma alanında öncelik demiryolu yapımına verildi. Karayolları yapımı için Yol Vergisi Kanunu ile karayolu yapımında çalışma mükellefiyeti getirildi. 8. Maliye alanında; a. Cumhuriyetin ilk yıllarında dış borçlanmadan kaçınılarak samimi ve denk bütçe politikası uygulandı. b. Gümrük vergileri yükseltildi. c. 1930 yılında para arzını kontrol etmek ve para politikasını yönetmekle görevli Merkez Bankası kuruldu. d. Vergi sisteminde düzenlemelere gidildi. Aşârın kaldırılmasıyla azalan vergi geliri mevcut vergilere zam yapılması şekliyle giderilmeye çalışıldı. Cumhuriyet döneminin en köklü vergi reformu 1950 yılında Gelir, Kurumlar ve Vergi Usul Kanunlarının kabulü ile olmuştur. e. 1929 yılına kadar dış ticaret dengesi sürekli açık vermiştir. 1930-37 yıllarında dış ticaret dengemiz dünya ekonomik bunalımına rağmen sürekli fazlalık göstermiştir. f. 1929 yılında Türk Lirası’nda görülen değer kaybı hükûmeti tedbir almaya yöneltti. Menkul Kıymetler ve Borsalar Kanunu çıkarılarak ilk kambiyo denetimi başladı. 1930 yılında Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun çıkarıldı. Müdahaleci ve korumacı dış ticaret politikasının izlendiği bunalım döneminde uygulama çok başarılı oldu. 9. Devlet İstatistik Enstitüsü kurularak Nüfus sayımları yapıldı.
4. Devletçilik
Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan liberal ekonomi politikası özellikle 1929 Dünya ekonomik bunalımı karşısında beklenen sonucu vermedi. 1930 yılı plânlı devletçilik politikasının ve millî ekonomi kavramının başlangıcı sayılabilir. Temel amaç devlet eliyle sanayiyi gerçekleştirmekti. Türkiye’de liberalist düzende değişiklik öngörmeyen bir devletçilik modeli uygulanarak mâlî tekeller dışındaki üretim faaliyetlerinin tamamı özel sektöre açık kalmıştır. 1931 yılında Devletçilik CHP programına, l937 yılında da Anayasaya girmiştir. Bu ilke çerçevesinde devletin kalkınmada hareketli bir rol oynaması gerekiyordu. Bu gayeyle beş yıllık kalkınma plânları hazırlandı. IV.HAFTA
EĞİTİM ve KÜLTÜR
1. Eğitim ve Kültür Alanındaki İnkılâplar
a. Eğitim İnkılâbı Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyetin devraldığı eğitim; sistem yönünden çok yanlışları olan, kadro yönünden cılız ve yorgun, sayı yönünden de yok derecede azdır. Ama Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı devletinden çok değerli bir tecrübe birikimi devralmış ve bunu çok iyi kullanmıştır.
1.Cumhuriyetin eğitim sistemini kurma faaliyetleri; -Tevhid-i Tedrisat Osmanlılar döneminde Medreseler, Batı örneğine göre bürokratik devlet düzenini kurmak isteyen devletin ihtiyacını karşılayamıyordu. Bundan dolayı sivil alanda devletin desteklediği okullar açıldı. Bunların yanı sıra azınlıkların, yabancı devletlerin ve misyonerlerin giderek artan okulları farklı dünya görüşlerine sahip insanların yetişmesine sebep oluyordu.
Osmanlı aydını okul-medrese ayrılığının zararlarını görmüş fakat cılız tedbir almaktan öteye gidememiştir.
Yeni Türk devleti ve Türk milletinin birlik içinde gelişip ilerleyebilmesi, bütün yurtta Cumhuriyet ilkelerinin yayılabilmesi için öğretim birliğinin sağlanması gerekiyordu.
Atatürk, medreselerin ve tekkelerin kapatılarak öğretim birliğinin sağlanmasını önceden plânlamış ve safha-safha uygulamıştır.
3 Mart 1924 tarihinde “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” çıkartıldı. Bu kanunla Tanzimattan beri süregelen değişik duygu ve düşüncede insanlar yetiştiren ikili eğitim sistemi kaldırılarak modern bir millet yetiştirecek millî eğitim sistemi kurulacaktı.
2. Millî Eğitim Teşkilatını Kurma Faaliyetleri: II. Mahmud döneminde bakanlık sistemine geçiş sırasında eğitim işlerini yürütmek için “Maarif-i Umumiye Nezareti” kuruldu.
TBMM Hükümeti Maarif Vekaleti kurulduğunda bu teşkilat zayıf ve küçüktü. Vekalet Anadolu’daki Muallime ve Muallimeler Birliği il sıkı temasa geçerek eğitim teşkilatını Ankara’ya bağladı. Daha sonra Cumhuriyetin esas eğitim sisteminin teorik zemini eğitim kongreleri ile oluşturuldu.
3. Milli Eğitimin Genel Amaçları ve Temel İlkelerini Tesbit Etme Faaliyetleri: Atatürk 1922 yılında TBMM’ni açarken yaptığı konuşmada; “Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, ananât-ı millîyesine düşman olan bütün anasırla mücâdele etmek lüzumu öğretilmelidir.”
Belirlenen Türk Millî Eğitiminin amaçlarına ulaşabilmek için eğitim ve öğretimde şu ilkeler göz önünde tutulacaktı: a. Öğretimin millî olması, b. Millî eğitimde öğretim birliği ilkesine uyulmalıdır. c. Erkek ve kız çocukların eşit şekilde eğitilmesine önem verilmelidir. d. Eğitim yaygınlaştırılmalıdır. e. Eğitimde fikir ve hareket birliğine, uygulamaya önem verilmelidir. f. Millî eğitim sistemi bilime dayalı olmalıdır. g. Millî eğitimde disiplin olmalıdır. h. Öğretmenlik mesleği çekici olmalıdır.
4. İlköğretim ve Ortaöğretim Alanındaki Faaliyetler: Cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli sosyal inkılâplar yapıldığı için okul programlarının bunları hazırlayıcı öğretici ve benimsetici olarak düzenlenmesine çalışıldı. 1921 Maarif kongresinde, 1923 ve 1924’teki Heyet-i İlmiye’lerde ilkokul programları Cumhuriyetin gerektirdiği bir şekle sokuldu. 1926’dan itibaren toplu öğretimin uygulanmasına geçildi.
Osmanlı devletinin son yıllarında eğitim reformlarının odağını Ortaöğretim oluşturmaktaydı. Bu gelişmelerin sonucu olarak Birinci Heyet-i İlmiye toplantısında sultaniler yerine liseler kuruldu. 1924 yılında liselerin ilk devresine ortaokul denildi.
5. Öğretmen Yetiştirme Alanındaki Faaliyetler: Laikliğin, Cumhuriyetçiliğin ve Atatürk inkılâplarının ve Medenî Kanunun halka öğretilmesi, köyün ekonomik hayatının olumlu yönde etkilenebilmesi için bilgili ve becerikli öğretmenler yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu yoldaki çalışmalar 1936’da Eğitmen Kurslarını, 1937’de Köy Enstitülerini ortaya çıkardı.
Osmanlı devleti zamanında kurulan Yüksek Öğretmen Okulu sistemine devam edildi. Uzman öğretmen yetiştirmek için Gâzi Eğitim Enstitüsü kuruldu.
6. 1938 yılına kadar parça-parça devam eden düzenlemeler bu yılda merkezî bir sisteme bağlandı. 7. Yüksek Öğretim Alanındaki faaliyetler: Osmanlı devleti zamanında büyük medreseler üniversite anlayışı ile hareket etmekteydi. Fatih ve Süleymaniye medreseleri ve büyük şehirlerdeki medreseler özellikle gelişme ve yükselme dönemlerinin modern üniversiteleri idi.
Kanuni döneminden sonra medreselere Arap anlayışının girmeye başlamasıyla medrese öğretimi zamanla tamamen dinî bir nitelik aldı. Osmanlı devleti bu medreselere modern programları uygulatamadığından yeni okullar açmak zorunda kaldı. Mühendishâneler, Tıbbiye, Harbiye ve Darülfünun modern manâdaki üniversitelerin temelini oluşturdu.
Darülfünun 1919 yılında özerkliğine ve karma eğitim ilkesine kavuştu.
1930’lu yıllara kadar İstanbul Üniversitesi hükûmetin istediği çalışmaları yapamadı. Bunun üzerine hükûmet İsviçre’den davet ettiği uzmanların danışmanlığında İstanbul Üniversitesi yeniden yapılandı. Eski Öğretim Elemanlarının büyük kısmına görev verilmedi buna karşılık Nazi Almanya’sından kaçan öğretim elemanlarına görev verilerek modern bir hava verilmeye çalışıldı.
8. Halk Eğitimi Alanındaki Çalışmalar: Yaygın eğitim alanındaki çalışmalar harf inkılâbından sonra başladı. Millet mektepleri açılarak dünyada o zamana kadar en geniş mecburî yaygın eğitim Türkiye’de yapılmış oldu.
Osmanlılardan beri aydınlara yönelik eğitim çalışmalarını başarıyla yürüten Türk Ocakları, Muallim Birlikleri, Türk Halk Bilgisi Derneği 1932 yılında Halk Evleri’ne dönüştü.
9. Azınlık Okulları ve Yabancı Okulların Kontrol Altına Alınması: Birinci Dünya Savaşı’na Almanya safında girmemizle birlikte, İtilâf devletlerine ait yabancı okullar kapatıldı. Mütareke sırasında da Alman okulları kapanmış sadece Amerikan okulları Cumhuriyete kadar devam etmişti. Ancak Ermeni ve Rumların bu Amerikan okullarında ayrılıkçı propaganda yapmaları bu okullara karşı sert bir tavır takınılmasına sebep oldu.
Lozan görüşmelerinin en zor geçen kısımlarından biri de Türkiye’nin kendi sınırları içindeki bütün eğitim kurumlarına tam hâkim olma prensibi idi. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkmasından sonra Türk hükûmetleri dinî eğitim veren yabancı okullara karşı sert bir mücâdele açmışlardır. Türkiye’de hiç bir dinin ve mezhebin propagandasına izin vermeyeceklerini belirtmişlerdir. Bu esaslar çerçevesinde okullardaki haçları ve Hıristiyanlıkla ilgili tabloları indirmeyen Fransız ve İtalyan okulları kapatılmıştır. 1928 yılında Bursa Amerikan Koleji’nde iki Müslüman öğrencinin Hıristiyan olması üzerine bu okul da kapatılmıştır.
Türkiye, bütün yabancı ve azınlık okullarının laik okullar olmasını Türkiye’nin ve Türk millî menfaatlerinin zararına propaganda yapmamasını, Türk Tarihi ve Coğrafya dersleri ile Türkçe derslerinin Türk öğretmenler tarafından verilmesini istiyordu.
Yabancı okulların bitirme imtihanlarının elçiliklerde yapılması geleneği kaldırıldı. Sıkı talimatnâme ve yönetmelikler çıkarıldı. 1926 yılından itibaren Musevi okullarındaki eğitim Türkçe’ye çevirtildi.
b. Kültür İnkılâbı
1. Harf İnkılâbı: Türkiye’de Arap harflerine dayalı yazının değiştirilmesi veya ıslah edilmesi teklifleri 19. yüzyıl ortalarından beri sürmekteydi. İttihat ve Terakki döneminde bu tartışmalar iyice hızlanmış hatta aslında olmayan bu alfabeye noktalama işaretleri konmuştu.
Atatürk’ün inkılâp programında harf inkılâbı da vardı. Erzurum Kongresi’nin bittiği gece Mazhar Müfit Kansu’ya yazdırdığı notlar arasında Cumhuriyetin ilânından sonra Latin harflerinin kabul edileceği yer almaktaydı.
1922 yılında Azerbaycan’da, birkaç yıl sonra da Özbekistan’da Latin harflerinin kabulü Türkiye’deki çalışmaları hızlandırmış, 8 Ağustos 1928’de Mustafa Kemal Atatürk, Tanzimat Fermanı’nın okunduğu Gülhâne Parkı’nda harf inkılâbını millete duyurmuştur; “Arkadaşlar güzel dilimizi ifâde etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin lisânımız yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir.”
İlginçtir; Sovyet Rusya, Türkiye’de Latin alfabesinin kabulü üzerine kendi hâkimiyeti altındaki Türk topluluklarına daha önceden kabul ettirmiş olduğu Latin alfabesini değiştirdi. Yerine Kril alfabesini her Türk topluluğuna değişik şekilde uyguladı.
Millet mektepleri yeni alfabeyi Türk milletine öğretti.
Yeni alfabenin, halkı bir gecede câhil bıraktığı iddialarına gelince; bir defa eski alfabe döneminde okuma yazma oranı % 10’lar seviyesinde idi. Atatürk, okuma yazma seferberliği ile kısa zamanda bu oranın da üstüne çıktı. Diğer taraftan eski alfabeyi bilenlerin büyük bir kısmı zaten Latin harflerini tanıyorlardı. Atatürk’ün hedefi bütün halkımızı okutmaktı.
Yahya Kemal bir gün İstanbul’dan Arap harfleri ile yazılı kitap getirdiğinde Atatürk’ün; “Bu kitaplar güzel ama, bütün halkımıza okutmak, öğretmek güç bu harfleri. Onun için bazı yenilikler düşünmeli ve Latin harflerini kabul etmeli.” dediği kitaplar bu güzel kitaplardı.
c. Türk Tarih inkılâbı:
İkili anlayışın hâkim olduğu Osmanlı sisteminde medreselerde başka tarih, mekteplerde başka tarih anlayışı hâkimdi. Yeni Türk devletinin millî özelliğe sahip oluşu Türk tarihi çalışmalarını da gerekli hale getirdi.
Atatürk, 1929 yılından itibaren tarih üzerine yoğun bir şekilde eğildi. Atatürk’ün tarih çalışmalarına gösterdiği ilginin sebepleri;
1. Millî tarihçilik anlayışına duyulan ihtiyaç: Tanzimattan sonra açılan yeni mekteplerde dahi Osmanlı devletini Türk milletinin kurup ayakta tuttuğu ve bu devletin bir Türk devleti olduğu unutulmuştu. Atatürk, Türk milletinin millî bilince kavuşmakta ve milliyetçiliğe sarılmakta geciktiğinin farkında idi. Bu gecikmenin Türk milletine ne kadar pahalıya mal olduğunu 1923’de şu sözleri ile açıklamıştır:
“Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çalışmalıyız... Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak ilkönce kendi benliğimize ve milletimize bu saygıyı, hissi; fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim.”
2. Türk vatanı ile ilgili haksız iddia ve taleplerin çürütülmesi: Atatürk,Türk milletine zorla kabul ettirilmek istenen Sevr’in Avrupalıların yanlış ve çarpıtılmış tarih bilgileri üzerine kurulduğunu biliyordu.
Avrupalılar, Osmanlı devletinin haşmeti karşısında yüzyıllar boyunca duydukları korkuların, önyargıların, düşmanlıkların ve kopkoyu bir haçlı bağnazlığının etkisi altında “Türk milletini Orta Asya’ya sürmek” ten bahseder olmuşlardı.
Sevr’in gerçekleşmemiş olması, Avrupalıları Türk toprakları üzerinde hak iddia etmeleri yoluna itti. Atatürk, bu iddiaların yine tarih bilgisi ile çürütülebileceğini gördü.
3. Türklere yöneltilen önyargılı iftiraların cevaplandırılması: Atatürk, Türk’ün üstün medenî kabiliyetini ortaya koymak için Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmuş ve çalışmalarını takip etmiştir.
d. Türk Dil İnkılâbı:
20.yüzyıl başlarından itibaren Türkçe’nin yabancı kelimelerden arındırılması yönünde bir hareket başlamıştı. Yazı inkılâbının arkasından dil inkılâbı çalışmaları da hızlandı.
-1929 yılında okul programlarından Arapça ve Farsça dersler çıkartıldı. -1932 yılında Türk tarihi çalışmalarının Türk dili çalışmaları ile desteklenmesi fikrinden Türk Dili Tedkık Cemiyeti kuruldu. -Aydın ile halk dilinin, konuşma dili ile yazı dilinin birleştirilmesi halk ağzından derlemeler, kitaplardan taramalar yapılması kararlaştırıldı. -1936 yılında bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğu tezini savunan Güneş-Dil teorisi çalışmaları başladı.
Atatürk; “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına (kültürüne), câmiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” diyerek milliyeti belirlemede dilin önemini vurgulamıştır.
e. Güzel Sanatlar İnkılâbı: Tiyatro alanında, Tiyatro Meslek Okulu açılmıştır. Sanayii Nefise Mektebi; resim, heykel ve süsleme sanatları çalışmalarını düzenlemiştir. 1937’de Atatürk’ün emriyle Resim ve Heykel Müzesi açılmıştır.
2. Milliyetçilik
Yeni Türk devletinin temellerini oluşturan millî devlet ve millî egemenlik ilkeleri Türk milliyetçiliğinin de temel ilkeleridir.
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını anlayabilmek için Atatürk’e göre millet ve kültür kavramı üzerinde durmak gerekir. Atatürk’e göre millet; Bir kültürden olan insanlardan oluşan cemiyet’ e denir. Atatürk’e göre kültür; “Bir insan topluluğunun devlet hayatında, fikir hayatında, güzel sanatlarda iktisadî hayatta yapabildiği şeylerin toplamıdır.” Bu tanımda ahlâk değerleri yer almamıştır. Ama Atatürk bir konuşmasında; “Kültür, zeminle orantılıdır. O zemin milletin seciyesidir” yani yaratılışıdır, huyudur, ahlâkıdır, demek suretiyle ahlâkı temel almıştır.
Bütün bu ön açıklamalardan sonra Atatürk’e göre milliyetçilik; “İlerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde yürümekle beraber, Türk milletinin özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır.”
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının özellikleri ise; a. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır. b. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ırkçılığa karşıdır. c. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı laiktir. d. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı sınıf kavgasına karşıdır. e. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı barışçı ve insancıldır. V.HAFTA
LAİKLEŞME SÜRECİNDEKİ İNKILÂPLAR ve LAİKLİK
2. Atatürk ve Din
Atatürk’ün din hakkında bazı görüşleri;
“Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sâdeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum. İslâm, akla ve mantığa aykırı ilerlemeye engel hiç bir şeyi ihtiva etmiyor...Fakat bu câhiller, bu âcizler sırası gelince aydınlanacaklardır...Onları kurtaracağız.”
Atatürk, hutbelerin Türkçe okunmasını istiyordu. Hatta bizzat kendisi Millî Mücâdele yıllarında her tarafta Arapça hutbe okunurken; o, Balıkesir’de Türkçe hutbe okumuştur. Bu hutbesinde; “Biliyoruz ki Hazret-i Peygamber zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendisi irad ederlerdi... Gerek Peygamberin gerek Hulefa-yı Râşidin’in söylediği şeyler o günün meseleleridir...Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisânla olması ve onların da bugünkü icâbat ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi halife ve padişah nâmını taşıyan müstebidlerin arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindir.”
Cumhuriyetin ilânından sonra yürürlüğe giren inkılâplara bir kısım din adamlarının karşı çıkması üzerine; “Efendiler, herşeyden evvel şunu en ibtidâî bir hakikat-i diniyye olarak bilelim ki, bizim dinimizde bir sınıf-ı mahsus yoktur. Ruhbâniyeti reddeden bu din, tekeli de kabul etmez.”
Diyânet İşleri’nin gereğinden bahsederken görevli olmayan kimselerin dinî kıyâfette bulunmalarının önüne geçeceğini belirtmiştir: “Hükûmet-i Cumhuriyemizin bir Diyânet İşleri Riyâseti makamı vardır. Bu makama bağlı müftü, hatip, imam gibi görevli birçok memurlar bulunmaktadır. Bu vazifeli zatların ilimleri, faziletleri derecesi malûmdur. Ancak burada vazifeli olmayan birçok insanlar da görüyorum ki aynı kıyâfeti giymeye devam etmektedirler. Bu gibiler içinde çok câhil, hatta okuma-yazma bilmeyenlerine de rastladım... Millete hatırlatmak isterim ki bu laubaliliğe müsaade etmek asla câiz değildir. Herhalde yetki sahibi olmayan bu gibi kimselerin görevli olan kimseler ile aynı kisveyi taşımalarındaki sakıncayı hükûmetin görüşlerine sunacağım.”
Atatürk, aydın din adamı yetiştirmenin gerekliliğini gördü. Daha önce Kur’an’ı tercüme etmesini istediği Mehmed Âkif Bey’den; kendisi gibi iyi yetişmiş birkaç arkadaşını toplayarak bir İlâhiyat Fakültesi kurulması için hazırlık yapmasını istemiştir. Fakat ömrü yetmediğinden üzerinde önemle durduğu bu konuyu halledememiştir.
Bu konuda Turhan OLCAYTU’nun yazdığı “DİNİMİZ NEYİ EMREDİYOR, ATATÜRK NE YAPTI, İNKILÂPLARIMIZ İLKELERİMİZ” adlı kitabdan bilgi almanız mümkündür.
3. Laiklik;
Laik kelimesinin aslı Latince “laicus” olup Fransızca’ya “laic” olarak geçmiştir. Kelime “ruhânî olmayan kimse, dinî olmayan şey, fikir, kurum” manâsındadır. Bu kelime bize Meşrutiyet yıllarında girmiş ve lâdini-dinî olmayan manâsını kazanmıştır.
Laiklik, laisizmden farklıdır. Laiklik daha çok hukukî bir kavram olmakla birlikte laisizm bazı dinî çevrelerde “dine aykırı dine düşman bir hareket” anlamı taşır.
Laikliğin, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile, din ve vicdan hürriyetinin sağlanması olmak üzere iki yönü vardır.
Laikliğin nitelikleri: 1. Laik devlette, devlet dini yoktur. 2. Dinleri ne olursa olsun bütün vatandaşlar ana hak ve hürriyetlere eşit olarak sahiptir. 3.Ayrı dinlere mensup olanların eşitliği yanında aynı dine mensup olanlar arasında mezhep eşitliğine de yer verir. 4.Laik devlet anlayışı ancak, din ve vicdan hürriyeti ile bir arada yürüyebilir.
5.Dinî makamlar devletten tamamen ayrılmıştır. Din işlerinin düzenlenmesi özel kuruluşlara terk edilmiştir. Ancak, Türkiye’de din işleri bir kamu hizmeti sayıldığı için dinî işlere ve faaliyetlere devlet bütçesinden ödenek ayrılmaktadır. Cemaatların insanları devlet düzeni aleyhine kışkırtma endişesi de devletin dinî hizmetleri kendi kontrolünde tutmasını gerektirmiştir.
Tarihte devletle din kurumu arasındaki ilişkiler üç şekilde ortaya çıkmıştır; 1. Dine bağlı devlet sistemi: Dinî reis aynı zamanda devletin de reisidir. Halifeliğin Osmanlılara geçmesinden sonra Osmanlı devleti de dine bağlı bir devlet halini almıştır. 2.Devlete bağlı din sistemi: Bu sistemde din devlet otoritesinin baskısı altındadır. 3. Laik sistemde: Burada dinî ve dünyevî otoriteler ayrılmıştır.
Dünya tarihinde Yakın çağlara kadar din, toplum hayatında etkili olmuş, resmî nitelik kazanarak günlük hayata karışmıştır. Özellikle Ortaçağ Avrupa’sında kilise; devlet otoritesinin tamamen üstüne çıkarak ayrı bir feodal unsur halinde kendi otoritesi üstünde güçlü devletlerin çıkmasını engellemişti.
Osmanlı devleti, dinî bir devlet olmasına karşılık devlet yönetiminde Müslüman olmayanlar hoşgörü ile karşılanmıştır. Diğer taraftan dinî işleri Şeyhülislâmlık gibi bir kurumun yürütmesi, güçlü padişahların dinî otoriteyi kontrol altında tutmaları, dinî kanunlar yanında, örf hukuku dediğimiz hukuka daha fazla işlerlik kazandırmaları gibi sebepler, Osmanlı Toprak Sistemi üzerinde geniş araştırmalar yapan İktisad tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın Osmanlı devletini laik olarak yorumlamasına dahi yol açmıştır.
-Laikleşme Sürecindeki İnkılâplar Osmanlı devletinde laiklik, Tanzimatla birlikte gelişme göstermiştir. Tanzimat ve Islahat fermânları, Birinci ve İkinci Meşrutiyet hareketleriyle devlet yarı teokratik bir devlet olma yolunda adımlar atmıştır.
Türk inkılâbında laikliğin gelişmesi kademeli bir yol takip etmiştir. Laikliğin gerçekleştirilmesi için toplumun ihtiyacına göre yeni kanunlar kabul edilmiştir. Laikliği aşama -aşama gerçekleştirme yolunda yapılan inkılâplar;
-Saltanatın kaldırılması, -Halifeliğin kaldırılması, -Tevhid-i Tedrisat Kanunu, - Kılık kıyâfet ve şapka kanunu, -Tekke ve zâviyelerin kapatılması, -Latin harflerinin kabulü -Anayasanın laiklik çerçevesinde değiştirilmesi.
VI. HAFTA
BÜTÜNLEYİCİ İLKELER
1. Millî Egemenlik
Mustafa Kemal, kayıtsız şartsız millî hâkimiyete dayanan bağımsız bir Türk devleti kurmayı Samsun’a çıkmadan önce plânlamış ve adım-adım hedefe ulaşmıştır. TBMM’nin açılmasına kadar millî egemenliği kurma aşamaları:
-Amasya Genelgesi, -Kongreler, -Meclis-i Mebûsanı toplamak için İstanbul Hükûmeti ile yapılan Amasya görüşmeleri, -Meclis-i Mebûsan’ın toplanması ve Misâk-ı Millî kararlarının alınması, -Nihayet İstanbul’un işgâlinden sonra yeni meclisin Ankara’da toplaması (Tablo halinde egemenliğin millete geçişi verilebilir)
2. Millî Bağımsızlık
Bağımsızlık; bir ülkenin başka bir ülke veya ülkelerin yönetimi veya denetimi altında olmaması demektir. Bağımsız Devletin özellikleri: -Devletler arasında eşitlik söz konusudur. -Tek yanlı işlem olmaz. -Bir devlet başka bir devletin izni veya onayı olmadan başka devletlerle diplomatik ilişki kurabilir. -Devletlerarası dostluklarda devletin çıkarları gözetilir. -Bağımsız yönetim organları, hukuk sistemi ve para sistemi vardır. -Hâkimiyet sembolleri vardır; Sancak, bayrak ve millî marş.
3. Millî Birlik ve Beraberlik, Ülke Bütünlüğü
Millî birlik ve beraberlik ve ülke bütünlüğü ilkesi, Atatürk milliyetçiliğinin temel unsurudur. Atatürk, Türk milletini bir bütün hâline getirmeden Millî mücâdeleyi başlatmamıştı. Bölücü akımları ve ayaklanmaları bastırdıktan sonra düşmana karşı harekete geçti.
Millet aynı kültüre mensup insanlardan oluşmuş ise, bu insanların barındıkları toprak onların ortak vatanı olmalıdır.
Vatanın bölünmezliğini Misâk-ı Millî’de açık bir şekilde görmekteyiz. Atatürk, Misâk-ı Millî sınırlarını Türk milletinin bu coğrafyadaki vatanı olarak görmüştür. Bölücü hareketlere karşı her zaman yapıcı yaklaşarak millet ve vatan bütünlüğünü sağlamıştır.
4.Bilimsellik ve Akılcılık
Atatürk’ün “dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” sözleri ilme ne kadar önem verdiğinin en büyük göstergesidir.
Atatürk, l922’de öğretmenlere hitâben yaptığı konuşmasında; “kazanılan askerî zaferin gerçek kurtuluş için yeterli olmadığını, milletin, siyasî, sosyal hayatında ve eğitiminde bilim ve teknik önder olmadıkça asıl kurtuluşa erişilemeyeceğini” anlatıyordu.
Atatürk, bilime ve akla değer veren bir anlayışın da öncülüğünü yapmıştır. Türk milletini medenî ve huzurlu yaşayışın sağlandığı örnek bir toplum hâline getirmenin mücâdelesini yapmıştır.
Atatürk, Avrupalılara bilim silâhı ile karşı konulabileceğini görmüş, Türk Tarih ve Dil kurumlarını bu maksatla kurdurmuştur.
5. Yurtta Sulh (Barış), Cihanda (Dünyada) Sulh (Barış)
Barış (sulh); insanların ve milletlerin bir arada güven içinde yaşamaları demekse Atatürk’ün başından sonuna kadar mücâdelesinin hedefi buydu. Atatürk, dünya milletler câmiasında Türk milletine yaşayacak yer bırakmamak kararında olan gâliplere karşı en başta barış mücâdelesi yaptı. Atatürk -değil milletler içinde- kendi içinde de huzura, barışa ve güvene muhtaç milletini barışa kavuşturdu.
Onun barış anlayışının en güzel ifâdesini milliyetçilik tarifindeki “ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde” ifâdelerinde görmekteyiz. Atatürk’ün barışçılığı; sınıf kavgasına ve ırkçılığa karşı oluşunda da ortaya çıkmaktadır.
Atatürk, işgâl devletlerine, Türk milletinin hürriyet mücâdelesini anlatırken hep barışçı davrandı: -İstanbul’un işgâlini protesto ettiği telgrafında “Bu işgâl yirminci yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere indirilmiş darbedir” derken şüphesiz bu ilkelerin en büyüğü olan “barış”ı kastediyordu. -TBMM’nin açılışının ertesi günkü konuşmasında “uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemek” ifâdeleriyle Yeni Türk Devleti’nin izleyeceği millî, barışçı ve gerçekçi politikayı açıklıyordu.
Atatürk, barışın tek taraflı olmadığını, barışı korumak için her milletin ayrı-ayrı gayret göstermesi gerektiğini de belirtmekteydi.
6. Çağdaşlık ve Batılılaşma
Dünya milletleri arasında itibarlı bir yer edinmenin şartı; çağdaş uygarlık seviyesini yakalamaktır. Zamanımızda uygarlığı temsil eden Batı toplumları olduğuna göre onları yakalamak, onların kullandıkları bilimsel ve teknik metotları kullanmak gerekir. Lüks arabalara binmek, bilgisayar kullanmak, modern görünüm almak çağdaşlığın nimetlerinden faydalanmaktır.
Ancak asıl çağdaşlık; o arabayı yapabilmek, yapabilecek tekniğe ulaşma çabası göstermek, bilgisayarın programlarını geliştirmek, teknolojik gelişme aracı olarak onu kullanabilmektir.
Şair: “Sen asrın üstünde izin varsa benimse” aksi halde sömürülürsün.
7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi
Dünyanın en büyük komutanlarından olan Atatürk; yine dünyanın yüreği insan sevgisi ile dolu en büyük insanıydı. İstiklâl mücâdelesiyle esir milletlere ilham kaynağı olan kişi, elbette dünyanın sevgi dolu insanı olmalıydı.
Atatürk, savaşı bir amaç olarak değil; barışın sağlanmasında bir araç olarak görmekteydi; “Şuna da inanıyorum ki, eğer devamlı barış isteniyorsa kütlelerin durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.”
(Ümit BİL,Atatürk’te İnsan Sevgisi,Sakarya Üniversitesi FenEdebiyat Fakültesi Dergisi,yıl 2000, Sayı: 2) VII. HAFTA
İNKILÂPLARA KARŞI HAREKETLER
1.Şeyh Said İsyanı
1925 yılının Şubat ayında Şeyh Said’in, Ergani’de başlattığı isyan, zamanla Genç(Tunceli), Elâzığ ve Diyarbakır vilâyetlerini içine almıştı. Başbakan Fethi Okyar isyanın bastırılması için sıkıyönetim ilânını yeterli görüyordu. Oysa İsmet İnönü hareketin bir karşı ihtilâl olduğunun farkındaydı ve sert tedbirler alınmasını istiyordu. Fethi Bey’in istifasından sonra İsmet Paşa yeni hükûmeti kurdu. Plânlı askerî harekat sonunda isyan bastırıldı. Hükûmete geniş yetki veren Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Kurulan İstiklâl Mahkemelerinde suçlular yargılandı.
Şeyh Said isyanı; birçok Cumhuriyet ve devlet düşmanının destek verdiği bir hareketti, bunlardan:
1. Gizli adı “Müdafaa-i Hukuk-ı Kübra” olan hilâfet komitesi, Şeyh Said’le anlaşarak ihtilâli hazırlamışlardır. 2. Kürt Teali Cemiyeti İngiltere’nin mandası altında bir devlet kurmak istiyordu. Cumhuriyetin ilânından sonra dağılan cemiyet, Kürt İstiklâl Komitesi altında faaliyetine devam ediyordu. Şeyh Said komitenin üyesi idi. 3. Olayda İngilizlerin de parmağı vardı. 1924 yılında çözüme kavuşmayan Musul meselesi, Milletler Cemiyetine götürülmüştü. İngiltere, Musul halkının Türkiye ile birleşme isteğini önlerken, diğer taraftan Türkiye dahilinde isyân ve kargaşalık çıkararak Türkiye’yi siyasî istikrar bulmamış bir ülke olarak tanıtmak istiyordu. İngiltere, bu isyan hareketiyle uğraşmasını sağlayarak, Türkiye’nin Musul meselesinde diretmesini engellemeyi amaçlamıştı ve bunda da maalesef başarıya ulaştı. 4. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası karşı ihtilâlin tohumlarının parti kanalı ile ekildiği iddiaları karşısında kendini feshetti.
2. Menemen Olayı
Mehdilik iddiasıyla Menemen câmisini basarak içerideki sancağı çalıp sokağa çıkan Derviş Mehmet ve yandaşlarını Asteğmen Kubilay iknâ etmeye çalışırken şehit edildi. Derviş Mehmet, ancak çevre ilçelerden gelen askerî yardımla ele geçirilebildi. Bakanlar kurulu, olayın Cumhuriyete karşı geniş kapsamlı bir hareket olabileceği düşüncesiyle bölgede sıkıyönetim ilân etti. Olaya karıştıkları gerekçesiyle 34 kişiye ölüm, 41 kişiye de ağır hapis cezâsı verildi. İki ay sonra olayın siyasî yönünün bulunmadığı kanaatine varılarak sıkıyönetim kaldırıldı.
3. Atatürk’e Suikast Girişimi
16 Haziran l926’da Atatürk’ün İzmir’e trenle geleceği gün kendisine suikast teşebbüsünde bulunuldu. Fakat trenin gelmemesi sonucu suikastçıları Girit’e götürecek olan Giritli Şevki olayı ihbar etti. İçlerinde eski mebus Ziya Hurşid’in de bulunduğu suikastçılar silâhlarıyla birlikte yakalandı.
Atatürk, teşebbüsün şahsından çok Cumhuriyete ve Cumhuriyetin dayandığı yüksek prensiplere yöneldiğini belirterek; “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pâyidâr kalacaktır.” demiştir.
VIII. HAFTA
ARA İMTİHANI
IX. HAFTA
CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI
1. Mustafa Kemal Atatürk’ün Dış Politika Esasları
Gerçekçilik, millî güce dayanma ve barışçılık Atatürk’ün dış politika esaslarıdır.
a. Gerçekçilik; amaçlarla araçlar arasında makul bir denge gözetmeyi, eldeki araçlarla gerçekleştirilmesine imkân olmayan hayali hedefler peşinde koşmamayı gerektirir.
b. Millî güce dayanma; Atatürk, “Dış siyaset iç teşkilâtla mütenâsib olmak lâzımdır. Milletimizin güçlü, mesut ve istikrarlı yaşayabilmesi için devletin tamamen millî bir siyâset takip etmesi ve bu siyâsetin iç teşkilâtımıza tamamen mutabık ve müstenid olması lâzımdır.” demekte ve ona göre; Millî dış politikada asıl unsur, millî güce dayanmakla beraber, başka devletlerle dostluk ve ittifak ilişkileri kurmaya engel değildir.
c. Barışçılık; Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesiyle ifadesini bulmaktadır. Atatürk’ün barışçı dış politikası her şeye rağmen barış veya hayatî millî menfaatlerden fedakârlık pahasına da olsa barış değildir. Atatürk, barışın korunmasında “İster isen sulh ü salâh, hazır ol cenge” prensibiyle de hareket ederek askerî hazırlıklarını da yapmıştır.
2. Lozan’ın Bıraktığı Meselelerin Çözümü
Lozan’da Türk devleti ve Türk millî varlığı milletlerarası platformda tanınmıştı. Fakat Türk vatanını paylaşmak isteyenlerle ilişkiler hemen düzelmedi. Bunun sebepleri iki taraf arasındaki güvensizlik duygusu ve Lozan’da çözümlenemeyen meselelerin çözümü sürecinde ortaya çıkan buhranlardır.
Lozan’da çözüme kavuşmayan üç mesele vardı; - İngiltere ile Musul meselesi, - Fransa ile Borçlar ve Hatay meselesi, - Yunanistan ile nüfus mübâdelesi meselesi.
a. İngiltere ile İlişkiler ve Musul Meselesi Musul petrolleri, Doğu ticaret yollarının güvenliği dolayısıyla Batı devletleri ve Amerika arasında rekâbet konusu olmuştur. I.Dünya Savaşındaki gizli anlaşmalarda Fransa’ya bırakılmış. Fakat San-Remo Konferansı’nda İngiltere’nin Suriye ve Lübnan’da Fransa’yı desteklemesine karşılık İngiltere’ye bırakılmıştı.
Türkiye, Lozan’da, Musul bölgesinin Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığı sırada Türklerde olduğu ve Türk çoğunluğu bulunduğu için kendisine verilmesinde ısrar etmişti. Bunun üzerine meselenin çözümü Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakılmıştı.
1924 İstanbul Konferansı’nda mesele çözümlenemedi. İngiltere, meseleyi Milletler Cemiyetine götürdü. Bu arada İngiltere, Türk-Irak sınırında karışıklıklar çıkararak Türkiye’nin siyasî istikrara kavuşmamış bir ülke olduğunu Milletler Cemiyeti’ne göstermeye çalıştı. Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin Hakkari’yi Türkiye’ye, Musul’u Irak’a bırakan tavsiye niteliğindeki kararını kabul etmek zorunda kaldı.
İngiltere ile ilişkiler 1929’a kadar soğukluğunu korudu. Bu sürede Türkiye, Sovyet Rusya’ya yakınlaştı.
b. Fransa ile İlişkiler, Suriye Sınırının Çizilmesi Borçlar ve Hatay Meselesi Fransa ile meseleleri; -Türkiye Suriye sınırının tesbiti, -Türkiye’deki Fransız misyoner okulları, -Dış borçlar meselesi, -Adana-Mersin demiryolu meselesi, -Hatay meselesi.
-Suriye Sınırının Tesbiti: 1921 Ankara İtilâfnâmesine göre Türkiye-Suriye sınırını kesin olarak tesbit edecek komisyon ancak l925 Eylül’ünde kurulabildi. Mesele 1926 yılında çözüldü, fakat Musul meselesinde Fransa’nın İngiltere’yi desteklemesi üzerine imzayı Musul meselesinin çözülmesinden sonra attı.
-Fransız Misyoner Okulları: Türk hükûmeti yabancı okullardaki Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türk öğretmenler tarafından Türkçe olarak okutulmasını kararlaştırdı. Fransa ve Papalığın karşı çıkması netice vermedi fakat bu durum ilişkileri zayıflattı. -Dış Borçlar meselesi: Osmanlı devleti en fazla Fransa’dan borç almıştı. Lozan’da, borçları ödeme şekli, borç tahvilleri sahipleri ile Türkiye arasındaki görüşmelere bırakılmıştı. Haziran 1928’de borcun mıktarı ve ödeme şekli belirlenmiş, 1929 Dünya ekonomik buhranı ardından 1933’de Türkiye’nin lehine yeni borç sözleşmesi imzalanmıştır.
-Adana-Mersin Demiryolu: Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitülasyonların kalıntılarını temizlemek amacıyla bir Fransız şirketi tarafından işletilen Adana-Mersin demiryolunu satın almak istemesi Fransa’nın tepkisine yol açtı. Fransa Misâk-ı Millî’yi ilk tanıyan itilâf devleti olmasına rağmen hâla mesele çıkartmaktaydı. Fakat Fransızlar işi fazla uzatmadan demiryolunu 1929’da Türkiye’ye devretti.
Fransa ile ilişkiler meseleler çözümlendikten ve Almanya’da Naziler iktidara geçtikten sonra gelişti. Fakat Hatay meselesi ilişkileri yeniden gerdi.
-Hatay Meselesi; Hatay, Ankara anlaşmasında Fransa’nın mandasındaki Suriye’ye bırakılmıştı. Fransa 1936’da Suriye’nin bağımsızlığını tanıyınca Hatay’daki yetkilerini de Suriye’ye terk etti. Fakat Türkiye bu duruma itiraz etti. Türkiye daha önce özel bir idare ile yönetilen Hatay’a da bağımsızlık verilmesini istedi. Atatürk; Milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca mesele hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havâlisinin mukadderatıdır” diyerek konunun ciddiyetine değinmiştir.
Mesele Milletler Cemiyetine havâle edildi ve cemiyet bölgeye ayrı bir statü vererek Sancak adı “Hatay” a dönüştürüldü. Fakat Fransız temsilcisi Hatay’daki anlaşma ve anayasanın uygulanmasına engel oldu. Halk Fransızlara karşı gösteride bulundu. Polisle halk arasında çatışma çıktı. Fransızlar da azınlıkları Türkler aleyhine kışkırtınca Türk kamuoyu galeyana geldi.
Milletler Cemiyeti, Türkiye’nin itirazı üzerine Hatay’da seçim yapılmasına karar verdi. Seçimi de engellemek isteyen Fransa, Avrupa’daki olayların aleyhine gelişmesi üzerine yumuşadı. Çünkü Fransa’nın, Berlin-Roma mihverinin ağırlığını arttırdığı bir sırada Doğu Akdeniz’de stratejik bir önemi olan ve Boğazların kuvvetli bekçisi bulunan Türkiye’ye ihtiyacı artmıştı.
1938 seçimlerinden sonra Hatay Cumhuriyeti kuruldu. 1939 Martından itibaren Avrupa’daki olayların savaşa doğru gitmesi karşısında Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti.
Böylece 1939 Temmuz’unda Hatay Türkiye’ye katılarak Atatürk’ün çabaları ile olgunlaşan mesele, ölümünden sonra çözüme kavuştu ve Misak-ı Millî’nin gerçekleşmesi yolunda atılan son adım oldu.
c.Türk-Yunan Münâsebetleri ve Nüfus Değişimi
Lozan Konferansı’nda Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Türklerin değişimi kararlaştırılmıştı. Yunanlıların amacı İstanbul’da mümkün olduğu kadar Rum bırakmaktı.
Haziran 1930 anlaşması ile yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi “etabli-yerleşmiş” sayılarak yerlerinde bırakıldı. Arkasından iki ülkenin azınlıklarına ait mallar konusunda da düzenleme yapıldı.
Bu anlaşma, iki ülkeyi birbirine yakınlaştırdı. Başbakanlık seviyesinde karşılıklı ziyaretler yapıldı. 1954 yılındaki Kıbrıs meselesine kadar Türk-Yunan münâsebetleri iyi havada devam etti.
3. Montreux Boğazlar Sözleşmesi
Lozan’a göre; Boğazlar bölgesi ve Marmara adaları askersiz hale getirilmişti. Türkiye’nin geçiş üzerinde denetimi yoktu. Kollektif güvenlik alanında Milletler Cemiyeti etkili olacak ve silahsızlanma gerçekleşecekti.
Japonya’nın, Mançurya’ya saldırısı karşısında Cemiyetin bir şey yapamaması Türkiye’yi harekete geçirdi. Almanya’nın 1934’den itibaren silahlanmaya başlaması, İtalya’nın, Habeşistan’a saldırması ve son olarak Almanya’nın Ren’e asker yerleştirmesi üzerine Türkiye, Boğazlar Sözleşmesini imzalamış ülkelere nota verdi.
Anlaşmaların hiçe sayıldığı bir sırada Türkiye’nin barışçı isteklerine ilk olumlu cevap İngiltere’den geldi. Sovyetlere karşı Akdeniz’de kuvvetli bir Türkiye İngiltere için gerekli idi.
İtalya haricindeki devletler Türkiye’nin isteğini kabul etti. 22 Haziran 1936’da Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalanarak Boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenliği kabul edildi.
Sözleşme Türk-İngiliz yakınlaşmasını sağlarken, Türk-Sovyet ilişkilerinde de soğuk bir dönemin başlangıcı oldu. II. Dünya Savaşı öncesi Türkiye, askerî yönden zayıf Sovyetler yerine, özellikle denizlerde üstün İngiltere’ye kaymıştır. Buna rağmen Türkiye,Almanya ile de sıkı ticârî ilişkide bulunmuş, Sovyetlere de tamamen sırt çevirmemiştir.
X.HAFTA
MİLLETLERARASI BİRLİKLER
1930’lu yıllarda II. Dünya Savaşı öncesinde devletler, ortak tehlike karşısında birlik olma gereği duymuşlardır. Lozan’da halledilemeyen konuların bir-bir çözüme kavuşması Türkiye’nin devletlerle ilişkilerini geliştirmesini sağlayacak güven ortamını oluşturmuştur.
Türkiye, Atatürk’ün son yıllarında bir yandan uzlaşma politikası güderken tehlikeleri de iyi sezmiş ve tedbirlerini alma yoluna gitmiştir. Özellikle Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin ciddiyetini ve dünya barışı konusundaki samimiyetini göstermiştir.
1929 Dünya ekonomik buhranı ardından milletlerarası münâsebetlerde 1931 yılından itibaren buhran dönemi başlamıştır.
Türkiye, Lozan’da halledemediği Misâk-ı Millî çerçevesinde birçok konu kalmasına rağmen Revizyonist Avrupa devletlerinin yaptığı gibi bu buhranlardan faydalanma yoluna gitmemiştir. Dünya barışının ve güvenliğinin savunucusu olarak anti-revizyonist politika izlemiştir. 1936’dan itibaren İtalya’nın Doğu Akdeniz’de çıkardığı tehlike karşısında hem Batı devletleriyle hem de komşularıyla işbirliğine girmiştir.
Türkiye’nin milletlerarası işbirliğine ve ortak barış çabalarına katılması, 1928 Silahsızlanma konferansı çalışmalarına Rusya’nın katkısıyla davetle başlamıştır.
-Türkiye’nin 1928 çalışmalarında, 1932 silahsızlanma konferansında savaşı kanun dışı ilân eden Briand-Kellog paktındaki olumlu davranışları dünyanın dikkatini çekmiştir. -1930 yılında Fransa’nın, Avrupa birliği projesine diğer devletler Türkiye’nin de davet edilmesi konusunda görüş bildirmişlerdir. -Türkiye’nin milletlerarası işbirliğine katılmasında en önemli gelişme 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üye olmasıdır.
1. Milletler Cemiyetine Giriş
Milletler Cemiyeti, I. Dünya Savaşı’ndan gâlip olarak çıkan büyük devletlerin önderliğinde Versailles sisteminin sürekliliğini sağlamak amacıyla kurulmuştu. Sovyet Rusya gibi Türkiye de Milletler Cemiyetine bir süre güvenle bakamadı. Bunun sebepleri:
-İngiltere’nin egemen durumda olması, -Türkiye’nin bu dönemde Batı karşısında Sovyetlere dayanması idi. 1930 yılından itibaren Türkiye’nin dış ilişkileri yeni bir görüntü almaya başlayınca Milletler Cemiyeti ile de ilgilendi.
Türkiye, Atatürk’ün direktifi çerçevesinde Milletler Cemiyeti’ne kendisi başvurarak değil; örgüt tarafından davet edilerek girmek istiyordu. Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 6 Temmuz 1932’de İspanya’nın önerisiyle Türkiye’yi üyeliğe davete karar verdi. Türkiye 18 Temmuz’da oybirliği ile üye oldu.
2. Balkan Antantı
Türkiye’nin Milletler Cemiyetine üye olduğu sıralarda Balkan devletleri arasında da yakınlaşma başladı.
1930 yılında Balkan Antantı fikri ortaya atılmış; ticaret, sanayi, zıraat, denizcilik, turistik, hukukî ve siyâsî teşekküller ortaya çıkmıştır.
1933 yılında Almanya’da Nazi Partisinin iktidara geçmesi üzerine Türkiye ile Yunanistan pakt imzaladı. Türk-Yunan paktı Romanya’yı harekete geçirdi. Bu anlaşmalara Bulgaristan’ın sert tepkisi ve İtalya’nın Arnavutluk’taki kontrolünün kendisi için tehlike oluşturması Yugoslavya’nın da birliğe katılmasını sağladı.
İkili anlaşmaların hepsinin eksenini Türkiye oluşturmaktaydı. Bu anlaşmaların hepsi aynı amaca yönelik olduğundan dört devlet (Türkiye-Yunanistan-Romanya ve Yugoslavya) Şubat 1934’de tek bir anlaşma ile birbirlerine bağlandı. Bu anlaşmaya göre; taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti ve birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devleti ile birlikte bir siyâsî harekette bulunmamayı taahhüt ediyorlardı.
Anlaşmanın ortaya çıkmasında nasıl baş rolü Türkiye oynadıysa sonuna kadar da uyan Türkiye olmuştur.
1936’dan itibaren buhranların şiddetlenmesi, Berlin-Roma mihverinin ağırlık kazanmaya başlaması Balkan Antantı’nı zayıflattı. En son 1939 yılının olayları antantı parçalayacaktır. 1940’da son toplantısını yapan Balkan Antantı, savaşın Balkanları da içine almasından dolayı bir daha toplanamamıştır.
3. Akdeniz Paktı
İtalya’nın, Habeşistan’a saldırması karşısında Milletler Cemiyeti’nin barışı koruma tedbirlerine Türkiye samimi destek vermişti. İtalya zorlama tedbirlerine katılan bütün devletlere -bu arada Türkiye’ye de- protesto notası gönderdi.
İtalya’nın sert tutumu İngiltere’yi harekete geçirdi. Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye, İtalya’nın saldırısı karşısında kendilerinin yardımına geleceğine dair İngiltere’den Ocak 1936’da garanti aldı. Bu üç devlet de İngiltere’ye garanti verdi.
İtalya’nın Akdeniz’de doğurduğu tehlike dolayısıyla ortaya çıkan bu karşılıklı garantiler sistemine Akdeniz Paktı denir.
Bu anlaşma; Türkiye’nin İngiltere ile olan münâsebetlerinde bir dönüm noktası olmuştur. 1939’da bu yakınlaşma ittifakla kuvvetlendirilmiştir.
Bu yakınlaşma İtalya’yı sinirlendirdi. Türkiye, İtalya ile de münâsebetlerini düzeltmek istediğinden İngiltere’ye verdiği garanti durumuna tek taraflı son verdi.
İtalya ile münâsebetler 1937’de iyileşmeye devam etti. Bunda İngiltere ile İtalya arasındaki anlaşmanın da rolü vardı.
Türkiye, İspanya iç savaşı sırasında Akdeniz’deki denizaltı korsanlığı meselesinin ele alındığı Eylül l937’deki Nyon Konferansına katıldı. Bu Türkiye’nin İtalya ve Almanya karşısında İngiltere’yi desteklediği manâsına gelmekteydi. Bu durum II. Dünya Savaşı öncesi Türkiye’nin yönünü belirlemiştir.
4. Sadabat Paktı
Doğu Akdeniz’deki İtalyan tehlikesi, Türkiye’yi, İngiltere’ye bağlanmaya götürürken, öte yandan Orta Doğu devletleriyle de birtakım savunma tedbirleri almaya yöneltmiştir.
İtalya’nın sömürgecilik isteklerinin toplandığı alanlar olarak Asya ve Afrika’yı göstermesi Türkiye ve komşularını tedirgin etti. İtalya’nın Habeşistan’a yerleşmesiyle Arap yarımadası ve daha yukarıdaki memleketler de tehdit altına giriyordu. Bu durumu başta Türkiye olmak üzere diğer Orta Doğu devletleri de görmüştü.
Balkanlar üzerindeki Bulgar ve İtalyan tehlikesi Balkan Antantını oluşturmuştu. Şimdi de Orta Doğu için bir savunma sistemi kurmak gerekiyordu. Türkiye, İran, Afganistan ve Irak kendi aralarındaki anlaşmazlıkların bazılarını çözerek, bazılarını da geri plâna iterek Temmuz 1937’de Tahran’da Sadabat sarayında paktı imzaladı. XI.HAFTA
II. DÜNYA SAVAŞI
1. II. Dünya Savaşı Öncesi Türk Dış Politikası
a. Almanya Almanya’da Nasyonal Sosyalistler iktidara gelinceye kadar Türkiye ile arasında I. Dünya savaşındaki işbirliği hâtıralarından başka kuvvetli bir ilişki olmamıştır. Nazilerin iktidara geldiği sıralarda Türkiye de iç kalkınma hamlesi yapmaktaydı. Bu kalkınma plânı Türkiye’yi sınai teçhizat bakımından dışarıya bağlamaktaydı.
Hitler fırsatı kaçırmayarak Batılılar ile siyâsî münâsebetleri iyi gitmeyen Türkiye’ye yakınlık göstermiştir. Türkiye ile Almanya arasındaki ekonomik münâsebetler birden bire artmıştır. Fakat 1936’da Montreux Boğazlar Sözleşmesi Almanya’nın hoşuna gitmemiştir. Bundan sonra Türkiye üzerinde bir Alman-İngiliz ekonomik rekâbeti başlamıştır.
1937 yılında Mihver’in Balkanlardaki faaliyetleri sonunda Balkan Antantı’nın zayıflaması, Türk-Alman münâsebetlerini soğutmuştur.
Almanya, Türkiye’yi Batılılardan ayırıp Berlin-Roma mihverine çekmek istemiştir. Bu durumda Almanya, Sovyetlere karşı Boğazlarda ve Anadolu’da üstün bir duruma geçeceği gibi, Almanya’nın İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin dayanaklarından olan Orta Doğu’ ya sızması da kolaylaşacaktı.
Almanya, İtalyan tehlikesinin Türkiye açısından oluşturduğu tehdidi göremediğinden Türkiye politikasında başarı kazanamamıştır.
Almanya, 1939 Martında Çekoslavakya’yı ele geçirip hayat sahası politikasına başlamıştır. Doğu’ ya doğru yayılan Alman tehlikesi Türkiye’yi endişelendirmiştir.
II. Dünya Savaşı öncesi Balkanlara ve Ortadoğu’ya yönelen İtalyan ve Alman tehlikeleri Türkiye’nin İngiltere yanında yer almasına sebep olmuştur.
b. İngiltere Arnavutluk’un işgâli üzerine İngiltere ve Fransa, Yunanistan ve Romanya’ya garanti vermişti. Aynı teklif Türklere de yapılınca Türkiye garantinin iki taraflı olmasını istemiştir. Türkiye’ye göre durum açıkça Mihver’ e cephe almaktı ve savaş tehlikesi karşısında kalmaktı. Böyle bir durumda Türkiye, İngiltere’nin taahhütlerinin ne olacağını bilmek istiyordu. Türk-İngiliz görüşmeleri 12 Mayıs 1939’da yayınlanan bir deklarasyonla sonuçlandı. En önemli maddeye göre iki hükûmet vuku bulacak bir tecâvüz hareketinin Akdeniz mıntıkasında bir savaşa sebep olması halinde birbirlerine her türlü yardımı yapacaktı. İngiltere bu maddeye Balkanların da dahil olmasını istemiş fakat Türkiye, Sovyetleri tamamen karşısına almamak için kabul etmemişti. İngiltere’nin Türkiye’ye yakınlaşmaktaki amacı Romanya’ya Boğazlar yoluyla yardım edebilmekti.
Türkiye, İngiltere’den sonra; Hatay’ın, Türkiye’ye katılmasını kabul etmesi üzerine Fransa ile de bir deklarasyon imzalayarak Batı blokuna katılmış oldu.
Türk- İngiliz ve Fransız deklarasyonları Almanya ve Rusya’yı telaşlandırdı. Almanya, Türkiye’yi tehdit etti.
c .Sovyet Rusya 23 Ağustos 1939’da Sovyet Rusya, Nasyonal Sosyalist Almanya ile saldırmazlık paktı imzaladı. Rusya’nın Almanya ile savaşın hemen önünde saldırmazlık paktını imzalama sebepleri:
-Rus - Alman işbirliğinden faydalanarak emperyalist genişlemesini gerçekleştirmek, -Batılılarla Almanya’yı karşı karşıya bırakıp her iki tarafın da birbirlerini yıpratmalarını sağlamak. -Sonunda yıpranmamış kuvvetiyle ortaya çıkmak ve Komünizmin dünya üzerinde egemenliğini en geniş biçimde gerçekleştirmektir.
Halbuki Türkiye; İngiltere, Fransa ittifakına Rusya’nın da katılacağını umuyordu.
Millî Mücâdele yıllarından beri beraber yürüyen Türkiye ile Sovyet Rusya’nın yolları artık ayrılmıştı. Bu ayrılık bugünlere kadar devam edecektir.
Alman-Sovyet paktından sonra Almanya, Türkiye’nin Batılılarla ittifakını Sovyetler aracılığı ile önlemeye çalıştı. Sovyetler de Boğazların Batılılar eline geçmesini istemiyordu. Halbuki Türk-İngiliz deklarasyonu barışçı bir eser olarak yapılmıştı. Sovyetler, Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile yaptığı ittifakı bir savaş belgesi olarak görüyordu. Sovyetlerin bu fikre sahip olmasında, Almanya’nın rolü olduğu kadar, bu devletin savaş durumundan faydalanarak Türkiye üzerinde gerçekleştirmeye çalıştığı emperyalist emellerinin de etkisi vardı.
2. II. Dünya Savaşında Türkiye
İtalya’nın, Fransa’yı 1949 Mayısında yenmesi üzerine savaş Akdeniz’e de yayılmış oldu. Türk-İngiliz-Fransız İttifakına göre, Türkiye’nin Fransa yanında savaşa girmesi gerekiyordu.
Türkiye, Sovyet tehdidi karşısında savaşa girmedi. Yine 1949 Ekiminde İtalya’nın Yunanistan’a saldırması üzerine de Balkan antantı gereği Türkiye’nin savaşa girmesi gerekiyordu. Bu sefer Türkiye’yi savaştan Alman tehdidi alıkoydu. Türkiye sadece İtalya’nın Selânik’i alması ve Bulgaristan’ın Yunanistan’a saldırısı karşısında savaşa katılabileceğini bildirdi.
1941 yılının ilk aylarında Almanya’nın Romanya ve Bulgaristan’daki faaliyetleri İngiltere ve Türkiye için olduğu kadar Sovyetler için de endişe kaynağı oldu.
Bozulmaya başlayan Alman-Sovyet münâsebetleri karşısında Sovyetler, Türkiye’ye yanaşmaya başladı. İngiltere de, Almanların Bulgaristan’a yerleşmesinin ardından bütün Ortadoğu’yu istilâ ederek, İran ve Irak petrolleri ile Süveyş’e giden yolu ele geçirmesinden korkuyordu. İngiltere, Almanları engellemek için Türkiye’nin savaşa katılmasında ısrar etti. Türkiye birtakım bahanelerle yine savaşa girmedi.
II. Dünya Savaşının başlarında birlikte hareket eden Nasyonal Sosyalist Almanya ile Komünist Soyvet Sosyalistlerinin arası 1940 yazından itibaren bozulmaya başlamıştı. Bu bozulmanın sebepleri:
-1940 yazında Rusya’nın Romanya’dan Basarabya’yı alması, -l940 Kasım’ında Berlin’de Molotov-Hitler görüşmelerinde ganimetlerin paylaşılmasında uzlaşmaya varılamaması, -Balkanlarda Almanların gösterdiği faaliyetlerdir.
Bulgaristan’ın Almanya’nın oluşturduğu üçlü pakta katılmasıyla Balkanların Alman işgâli altına düşmek üzere olduğunu gören Sovyetler, Türkiye’nin Almanya’ya karşı göstereceği direnişin kendileri için önemini fark etmişler ve Türkiye’ye yakınlık göstermişlerdir.
Rusya ile Türkiye’nin yolları, Ağustos 1939’daki Alman-Sovyet paktından sonra Almanya yüzünden ayrılmıştı. Rusya, Almanya ile arası açıldıktan sonra tekrar Türkiye’ye yönelmiştir.
Bundan sonra Türkiye, savaşa girmesi için Almanya’nın iki baskısıyla karşılaştı: Birinci baskı, Almanya’nın Irak’a yardım için Türkiye’den kamufle olarak asker ve malzeme geçirmek istemesiyle oldu. Türkiye’yi razı etmek için, Batı Trakya ve Ege adalarından toprak teklif ettiyse de Türkiye boyun eğmedi.
İkinci baskı sebebi; Almanya, Güney Rusya’yı işgâl edip Kafkaslar üzerinden Basra’ya indiği ve Afrika’da Süveyş Kanalını eline geçirdiği takdirde Türkiye her taraftan sarılmış olacak ve Almanya’nın kollarına düşecekti. Almanya Türkiye’nin endişesini yok etmek için, Rusya seferini açmadan dört gün önce Türkiye ile saldırmazlık paktı imzaladı. Bununla da yetinmeyerek kendi yanında savaşa girmesini istedi.
Bu baskıda Türkiye’nin Sovyetlerden duyduğu endişeyi istismar etti. Türkiye ise Sovyet zaferinin doğuracağı kötü ihtimaller yanında Almanya’nın da kesin zaferinin kendisi için oluşturacağı tehlikenin farkındaydı. Türkiye’nin direncini kıramayan Almanya 1942 sonunda Türkiye’yi savaşa sokma çabalarından vazgeçti. Fakat bu Mihver baskısının yerini Müttefik baskısı aldı.
Rusya, Almanya’ya karşı Stalingrad zaferini kazandıktan sonra Türkiye’ye karşı sert tutum almaya başlaması, savaşın sonunda Türkiye üzerinde gerçek bir Sovyet tehdidini ortaya çıkaracaktır.
1943 Kasım’ında Tahran Konferansında Sovyetler, Türkiye’nin savaşa sokulmasında ısrar etti. Hatta Stalin “gerekirse enselerinden yakalayarak Türkleri savaşa sokmak gerekir” dedi. Amerika ile İngiltere de Türkiye’nin savaşa girmesini istedi.
Churchill 1943’de Kahire’de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüştü. İnönü prensip olarak savaşa katılmayı kabul etti. Fakat Türkiye’nin savunma gücü için gerekli silah ve teçhizâtın verilmesini ileri sürdü.
İngilizlere göre Türkler çok fazla şey istemişti. İstenilen malzeme verilecek olursa bunun uzun süre devam edeceği, bu arada Türkiye’nin de savaş dışı kalmış olacağı düşünüldü. Türkiye’nin İngiltere ve Amerika ile ilişkileri gerginleşti. Bu sefer Türkiye, Sovyetlere yakınlık gösterdi fakat Sovyetler de Türkiye’nin savaşa girme şartını koştu.
1944 yazında Almanya’nın durumu iyice kötüleşti ve Türkiye üzerinde Sovyet tehlikesi ortaya çıkmaya başladı. İngilizler 1944 sonbaharında Yunanistan’a asker çıkardıklarında Türkiye bundan hoşnut oldu.
Balkanlardaki Yunanistan’la yeni bir işbirliği sağlamak için, on iki ada üzerinde hiçbir talep ve iddiamızın olmadığı Yunanistan’a bildirildi. l945 yılına girerken bütün Orta Avrupa ve Balkanlar Sovyetlerin askerî işgâline uğradı. Türkiye’nin başlıca endişesi Sovyetler olmuştu. Sovyetler, Yalta Konferansında Boğazlar üzerinde hak iddiasında bulunarak Montreux Sözleşmesinin değişmesini istedi. Konferansın ardından Sovyetler, Mart 1945’de, 1925 tarihli Türk-Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık paktını feshetti. Anlaşmanın yenilenmesi için de Kars ve Ardahan bölgelerinin kendilerine terki ile Boğazlarda üs verilmesi şartını ileri sürdüler. Sovyetler, Türkiye üzerinde izledikleri değişken politikalarla gizli emperyalist emellerini açığa vurdular; -Postdam Konferansında Sovyetler, Türkiye’den toprak ve Boğazlardan üs taleplerini İngiltere ve Amerika’ya açıkça bildirdi. Fakat ne İngiltere ne Amerika bu konuda Sovyetlere destek verdi. -1946 yılında Türkiye üzerindeki Sovyet tehdidinin ağırlığı daha da arttı. Sovyetler, Postdam kararlarına uygun olarak Boğazlar hakkındaki görüşünü 7 Ağustos l946’da Türk hükûmetine verdikleri bir nota ile açıkladı. 5 madde halinde belirtilen esaslarda Sovyetler, Boğazların kontrolünü ellerine almak istiyordu. Amerika ve İngiltere 4. ve 5 maddeleri kabul etmediklerini bildirdi. Lozan ve sonrasında Boğazlar konusunda Batı’ ya karşı Türk tarafını tutan Sovyet Rusya, şimdi ise Boğazlara hâkim olmak istemektedir. Boğazları Rusya’ya kaptırmak istemeyen İngiltere; “Boğazlardaki yegâne kara kuvveti olması hasebiyle Türkiye Boğazların kontrol ve savunmasının sorumlusu olarak kalmakta devam etmelidir.” demektedir. Zamanın Türk hükûmeti, Sovyet isteklerini reddettikten sonra; “Tarih, Türkiye’nin dâhil olup Türk milletinin memleketine karşı vazifesini yapmadığı hiçbir savaş misâli kaydetmemiştir.” diyerek Sovyet Rusya’ya meydan okumuştur. -Sovyetler 24 Eylül 1946’da aynı mahiyette ikinci bir nota verdi ve aynıyla karşılığını aldı. Şimdi meselenin barış konferansında görüşülmesi gerekmekteydi. Lakin II. Dünya Savaşından sonra toplanması gereken barış konferansı şimdiye kadar toplanmamıştır.
XII. HAFTA
II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI TÜRKİYE
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin dış politikasına hâkim olan esas mesele; savaş sonrası Avrupa dengesinde meydana gelen boşluklardan yararlanan ve bütün ağırlığı ile Türkiye üzerine çöken Sovyet yayılmacılığına karşı güvenliğini sağlama endişesi olmuştur.
Türkiye, NATO’ya girmekle bu güvenliğe kavuşmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasıyla Milletlerarası komünizmin boyutlarının büyümesi, Türkiye’yi güvenlik sistemini genişletme yoluna sevk etmiştir.
Türkiye, Balkan ve Bağdat ittifaklarının kuruluşunda etkin olmuştur. Bu gelişmeler Türk dış politikasını 1955’e kadar meşgul ederken, 1954’den sonra Kıbrıs meselesi, Türk dış politikasının konusunu oluşturacaktır.
a. NATO Üyeliği Devletlerarası ilişkilerde karşılıklı çıkar çerçevesinde bir başka güce dayanmak, tehdit güçleri karşısında denge oluşturmak kuraldır. II. Dünya Savaşı’nın sonlarından itibaren Sovyet Rusya tehdidi açıkça egemenliğimize ve toprak bütünlüğümüze yönelince, İngiltere ile birlikte Amerika’yla işbirliğine gidilmiştir.
İttifaklarda önemli olan devletin menfaatinin nerede olduğunu bilebilmektir. Atatürk, Millî Mücâdele yıllarında Türk milletinin çıkarları doğrultusunda Sovyet Rusya ile işbirliği yapmıştır. İşgâl kuvvetlerinin, Türkiye üzerindeki rekâbetinden faydalanmıştır.
Atatürk’ün 1930’lu yıllardaki çizgisi, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’ndan uzak tutacak ortamı hazırlamıştır.
1947 Truman Doktrini, Sovyet tehlikesi karşısında Birleşik Amerika’nın Türkiye’yi kendi haline bırakmayacağını göstermişti. Sovyet Rusya’nın, daha önce İngiltere’nin hayat sahası olarak gördüğü üç istikâmette yayılma çabası üzerine; İngiltere, Amerikan hükûmetine Türkiye ve Yunanistan’a yardımı içeren bir muhtıra verdi. Amerikan başkanı Truman, Türkiye’ye 100 milyar dolar, Yunanistan’a 300 milyar dolarlık askerî yardım kararı aldı.
Truman Doktrini yeterli değildi. Türkiye güvenliği bakımından fiili garanti istemekteydi. 1949’da NATO’nun kurulmasıyla Amerika kolektif ittifak sistemini benimsedi. Türkiye bu ittifak sistemine girmek için Kore Savaşı’nı bekleyecekti. Çünkü NATO üyeliğimize Amerika itiraz etmediği halde diğer ülkeler itiraz etmişti. Bunlar Sovyet tehdidine en ağır şekilde uğrayan Türkiye’nin NATO’ya katılması halinde Sovyetlerin hemen bir savaş yoluna gideceğinden korkan ülkelerdi.
Kore’de Türk askeri Türk milletinin savaş değerini belirgin biçimde ispat ettiği için Türkiye’nin üyeliğine yapılan itirazlar ortadan kalktı. 19 Şubat 1952’de Türkiye NATO üyeliğine kabul edildi.
Türkiye’nin NATO üyeliği, Rusya’yı, Stalin’in 1953’de ölümünden sonra daha da rahatsız etmiştir. Sovyetler, Türkiye üzerinde toprak talebinde bulunmaktan vazgeçtiklerini açıklamış fakat Boğazlarda üs isteklerinden vazgeçtiklerine dair bir açıklama yapmamışlardır.
Türkiye’nin NATO üyeliğinin Sovyetleri sertleştirmesi, Türkiye’yi kendi bölgesinde yeni savunma sistemleri kurmaya itmiştir.
b. Balkan İttifakı NATO’nun sağ kanadı Balkanların bir kısmını içine almakta idiyse de Yugoslavya önemli bir boşluk oluşturmaktaydı. Türk hükûmetinin girişimleriyle 1953’de Ankara’da Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalandı. Hükûmet - Türk kamuoyunun Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki faaliyetleri karşısındaki feryâdını umursamadan- Ağustos 1954’de Balkan İttifakını imzaladı.
İttifak, 1955 yılından itibaren Yugoslavya’nın Sovyetlere yanaşmasıyla sarsıldı. Fakat ölümcül darbeyi 1955’den itibaren Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs konusunda tam bir çatışma içine girmesiyle almıştır.
c. Bağdad Paktı ve CENTO Türkiye, Ortadoğu’da Amerika tarafından başlanmış fakat başarılamamış ittifak fikrini gerçekleştirmek için harekete geçti. İngiltere ile Mısır arasındaki Süveyş anlaşmazlığının çözülmesi de Türkiye’yi umutlandırdı.
Türkiye ile Irak Ortadoğu’da bir güvenlik teşkilâtı kurmayı kararlaştırdı. Fakat Mısır kendi liderliği etrafında Arap devletleri bloku kurmak için harekete geçmişti. Mısır’ın tutumu diğer Arap devletlerini de etkiledi.
Türkiye ile Irak Şubat 1955’de Bağdad Paktı’nı imzaladı. Lübnan ile Ürdün’ün katılma beklentisi olumlu sonuç vermedi. Mısır ve Suriye; paktı, Batı emperyalizminin vasıtası, İsrail’e hizmet eden bir âlet olarak gösterdi. İngiltere’nin katılması Bağdad Paktı’nın İngiltere’nin Ortadoğu’daki sömürgeciliğinin yeni bir eseri olarak yorumlanmasına sebep oldu.
Bağdat Paktı ile Ortadoğu’da ve özellikle Arap kuşağında birleştirici bir rol oynamak istenmişti. Fakat pakt girişimi, bu kuşağı üçe böldü. Bu parçalanmadan ve parçalar arasındaki rekâbetten Sovyet Rusya faydalandı.
-Birinci pakt grubu; Türkiye, Irak, -İkinci grubu; Kendi aralarında savunma anlaşması imzalayan Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen, -Lübnan ile Ürdün ittifaklar dışında kalarak üçüncü grubu oluşturdu.
Mısır, Bağdat Paktı’na karşı çıkmakla kalmayıp sözde İsrail’in muhtemel saldırısına karşı kendisini kuvvetlendirmek için 1955’den itibaren Sovyetler ve peyklerinden silah aldı.
Suriye, Mısır’dan daha da ileri giderek Sovyetleri Ortadoğu’ya çekti. Sovyetlerin, 1950’lerde faaliyet alanını Avrupa’dan Uzakdoğu’ya çevirmesinin ardından, 1956’dan itibaren de Ortadoğu’ya çekmiştir. Bu da Ortadoğu buhranlarını daha da şiddetlendirecektir.
1958 yılında Irak’ta meydana gelen ihtilâlle Irak, pakttan çekildi. Bundan sonra pakt adını CENTO (Merkezi Anlaşma Teşkilâtı) olarak değiştirdi. CENTO ise faaliyetlerini ekonomik, kültürel ve teknik işbirliğine çevirecek ve bunda da başarılı olacaktır. XIII. HAFTA
KIBRIS MESELESİ ve TÜRK YUNAN İLİŞKİLERİ
1. Kıbrıs Meselesi Yunanistan II. Dünya savaşının sonundan itibaren Kıbrıs’ı kendine katmak için (Enosis) faaliyete geçmiştir. 1947’de On iki Ada’ yı İtalya’dan alan Yunanistan gözlerini tamamen Kıbrıs’a çevirdi. Türk hükûmetleri ise 1955 yazına kadar meseleye âdeta sırt çevirdi.
Türkiye, l952’ye kadar Sovyetlere karşı güvenliğini garanti altına almakla uğraştı. 1952-54 arasında Yunanistan’ın, Kıbrıs’ın terki için yaptığı her teşebbüsün İngiltere tarafından reddedildiğini de gören Türkiye için esas mesele; Yunanistan ile Balkan ittifakını gerçekleştirmekti. Türkiye, Balkan ittifakını gerçekleştirmek için Oniki Ada’daki haklarından vazgeçmişti. Ama Yunanistan, Balkan İttifakının gerçekleşmesinden hemen sonra Kıbrıs için Birleşmiş Milletlere resmen müracaat etmiştir. Türkiye ise bu sıralarda adanın İngiltere elinde kalmasından yanaydı.
Birleşmiş Milletlerin, Kıbrıs meselesini Yunan istekleri doğrultusunda görüşmeme kararı vermesi, Türk hükûmetini artık mesele başlamadan kapandı görüşüne yönelterek fazlasıyla sevindirecektir. Aksine Yunanistan meselenin üstüne daha fazla gitmeye başlayacak ve terör yoluna başvuracaktır.
Ağustos 1955’de İngiltere, Kıbrıs meselesini görüşmek üzere Türkiye ile Yunanistan’ı Londra’ya davet etti. İngiltere’nin, Yunan isteklerine taviz olarak adaya muhtariyet verilmesi teklifini Türkiye reddetti. Yunanistan da ENOSİS’de diretti.
Bir müddet sonra Türkiye, muhtariyet rejimi içinde Kıbrıs Türklerinin hürriyet ve yaşama haklarını garanti altına alacak bir çözümü kabul edeceğini bildirdi. İngiltere, Kıbrıs için bir anayasa hazırladı.
Bundan sonra Türkiye “taksim” tezi üzerinde durmaya başladı. Üç devletin onayı ile Şubat 1959’da Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kararlaştırıldı. Eğer bu anayasa düzeni bozulacak olursa bu düzeni tekrar yerleştirmek için gerekli tedbirler konusunda üç devlet birbirlerine danışacaklar ve alınacak tedbirler konusunda bir anlaşma olmaz da düzen bozukluğu devam ederse üç devletten her biri tek başına müdâhale hakkına sahip olacaktı.
Bu anlaşmalarda “Enosis” ve “Taksim” yasaklanmaktaydı. Bu esaslar çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyeti 16 Ağustos 1960’da resmen kuruldu. Fakat 21 Aralık 1963’e kadar devam edebildi.
1960 Anayasasına göre; beş büyük şehirde (Lefkoşa, Limasol, Magosa, Baf, Larnaka) Türklerin ve Rumların ayrı-ayrı belediyeleri olacaktı. Belediyelerin sınırlarının ve mekanizmanın tespiti mümkün olmayınca, Makarios tek belediye etrafında Türklerin nüfusları oranında temsilini ileri sürdü. Türk tarafının bunu kabul etmemesi üzerine ilişkiler gerginleşti.
Kıbrıs Rumları kuvvet ve zorbalığa başvurarak Lefkoşa’da 24 Aralık l963’de 24 Türk’ü şehid etti. Bu olay Türkleri yok etme plânının bir başlangıcı idi. Garanti anlaşması gereğince; Lefkoşa’daki çarpışmaları durdurmak için ortak güç oluşturuldu.
Noel hâdiseleri olarak bilinen 24 Aralık katliâmından sonra Türkiye, Kıbrıs için “federal sistem” tezini savunmaya başladı. Türkiye’nin, Kıbrıs’a ilk müdâhaleyi yapma kararı alma sebepleri; -Makarios’ un ittifak anlaşmasını feshettiğini açıklaması, -Yunanistan’ın Makarios’un bütün kanunsuzluklarına arka çıkması, -Makarios’un mecburî askerlik sistemini getirerek sadece Rumları askere alması, -Dışarıdan ağır silahlar alarak Sovyet Rusya ve bloku ile yakın ilişkiye girmesi.
Haziran’da plânlanan Türk askerî çıkarması, ABD Başkanı Johnson’un mektubu üzerine yapılamadı. Johnson, Kıbrıs’a müdâhale yüzünden Türkiye’nin Sovyetlerle başı derde girerse Amerika’dan dolayısıyla NATO’dan destek alamayacağını belirtti. Amerika Makarios’un bütün vahşet ve cinâyetlerini ve Yunanistan’ın desteğini görmezlikten gelerek, Türkiye’nin Milletlerarası anlaşmalardan doğan meşrû haklarını kullanmasını bir saldırı olarak niteliyordu.
Türk-Amerikan ilişkileri bozuluyor.... Nasıl ki l947 Truman doktrini, Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesinde bir dönüm noktası olmuştu. Johnson mektubu da bu sağlam dönemi tersine çeviren bir dönüm noktası olmuştur. Bu mektuba dönemin Başbakanı İsmet İnönü;
Mektubun yazılış tarzı ve içeriği açısından hayal kırıcı olarak değerlendirdi. Yumuşak bir dille Rumların Anayasa dışı faaliyetlerinden, milletlerarası anlaşmalara aykırı hareket ettiğinden, Türklere karşı zulmün artmasından Türkiye’nin uyarmalara rağmen Amerika’nın bir şey yapmadığını belirten İnönü; “NATO’nun bünyesi saldırganın iddialarına kapılacak kadar zayıf ise hakikatte tedâviye muhtaç demektir” diyerek NATO ittifakını sorgulamıştır. İnönü, bu cevabından sonra Amerika’ya giderek Başkan Jonhson’la görüştü. Bu görüşmelerde; Amerika,daha sağlam güvenlik ve garanti tedbirlerinin elde edilmesi isteğini esas itibariyle kabul etmiştir. Fakat Türkiye’ye, Kıbrıs’dan çekilmesine karşılık, Ege’deki adalardan birisinin verilmesi gibi kabulü mümkün olmayacak teklifler de yapmıştır.
İkinci katliâm....ve gecikmiş müdahale Cenevre’de görüşmeler yapılırken, Rumlar, Ağustos 1964’de Erenköy ve Manşura katliâmlarını yaptı. Adadaki Birleşmiş Milletler Barış Gücü kuvvetleri bu katliâma sessiz kaldı. Türk jet uçakları 7-8 Ağustos’ da Rum mevzilerini bombalayarak katliâmı durdurdu. Bu bombardıman Yunanistan’ı korkutmuş, meselenin barışçı yollarla çözümünü Türkiye’ye bildirmiştir. Fakat Yunanlılar, bombardımandan sonra Ada’ya asker göndermeye devam ettiler. Hatta asker sayılarını bir ara 12 bine kadar çıkarmışlardır.
Birleşmiş Milletlerin atadığı arabulucu, Türkiye’nin federal sistem tezini terk etmesi ve Kıbrıs’taki Türklerin Türkiye’ye göçlerinin kolaylaştırılması gibi garip teklifler ileriye sürmüştür.
1963-64 buhranının Türkiye açısından en önemli neticesi; Johnson mektubuyla Amerika’ya karşı güvenin sarsılması sonucu, Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkilerini düzeltmek için harekete geçmesi olmuştur.
1965’den itibaren irili ufaklı olaylar ve çatışmalar daima süregelmiştir. Türkiye’nin İnönü dönemindeki kararlı tutumu, 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’nin tek başına iktidara gelmesi Rumları ve Yunanlıları daha temkinli hareket etmeye itmiştir.
Zira Makarios ve Yunanlılar, Kıbrıs meselesindeki darbelerini daima Türkiye’deki iç siyâsî dengesizliğe göre ayarlamışlardır.
1967 buhranı... Yunanistan’da orduda tasfiye yapmak ve komünistlerle işbirliği yapmak isteyen Papendreu’nun, 1967 seçimlerini kazanma ihtimali üzerine; Amerikan yanlısı Albay Papadopulos bir askerî darbe yaptı. Yeni hükûmet, Enosis’i barışçı görüşmelerle sağlama amacında olduğunu açıkladı. Yunanistan’da Amerika tarafından desteklenen askerî darbe, Sovyetleri Türkiye tarafına itmiştir.
Türk-Yunan başbakanları seviyesindeki görüşmeler sırasında Yunanlılar, Batı Trakya Türklerine baskı yapmaya başlamışlardır. Fakat Türkiye’de hiç kimse Kıbrıs ile Batı Trakya arasında bir bağ kurmayı düşünmemişti.
Ege meselesi başlıyor... Türkiye’nin, Kıbrıs politikasını dayandırdığı prensiplerden biri; Lozan Anlaşması ile bu bölgede kurulmuş olan dengenin bozulmamasıydı. Yunanistan, Lozan Anlaşmasının 13. maddesine aykırı olarak, Türk kıyıları karşısındaki adaları silahlandırmaya başlamıştı.
Amerika tarafından desteklenen Yunan cuntası ile görüşmeler yapıldıktan sonra Başbakan Demirel, Romanya ile Sovyet Rusya’ya ziyarette bulunmuş ve Sovyetler Türklerin kanunî haklarını ve menfaatlerini ve Türk toplumunu eşit haklara sahip millî bir toplum olarak kabul ettiklerini vurgulamışlardır.
(Ege kıta sahanlığı,fır hattı konu başlığı olarak sınıfda açılabilir)
2. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı
1968’de başlayan toplumlararası görüşmelerden altı yıl boyunca hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Bu sürede Türkiye federal devlet politikasında değişiklik yaparak bölge muhtariyeti esasına dayalı “üniter devlet sistemi”ne kaydı. 1974 CHP-MSP koalisyonu fonksiyonel federatif sistem tezini benimsemişti. Bu sistemde toprak paylaşılması söz konusu değildir. Tek devlet içinde görev ve yetkilerin iki toplum arasında paylaşılması esastır.
Yunan hükûmeti, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı yolunda Makarios’u engel görüyordu. 15 Temmuz 1974’de Nikos Sampson bir darbe ile Kıbrıs Elen Cumhuriyetini ilân etti. Bu olay Yunanistan’ın adaya açık müdâhalesi ve Enosis’in gerçekleşmesi idi.
Rumların örgütlü toplu katliâmları şiddetlenerek devam ediyor... Türkiye, Garanti Anlaşmasına göre İngiltere ile müdâhale kararı aldı. İngiltere müdâhaleye yanaşmayınca, Türkiye 20 Temmuz 1974 sabahı jet uçaklarının himâyesinde Girne’den Kıbrıs’a çıkarma yaptı.
22 Temmuz akşamı ateşkes yürürlüğe girdiğinde, Türk Kuvvetleri Girne-Lefkoşe yolunu kontrol altına almış ve Girne kıyılarında da genişleme yapmıştı.
Güvenlik Konseyi, Türkiye’nin çıkarmaya başlamasıyla birdenbire hareketlenmiştir. Çünkü hâdise Türk-Yunan savaşının başlangıcı idi. Nitekim Yunan cuntasının kuvvetli adamlarından Yoannides, Batı Trakya’daki Yunan kuvvetlerini Türkiye’ye karşı saldırıya geçirmek istemişse de diğer üyeler bu hareketi onaylamamıştır.
Ateşkesden sonra üç devlet dışişleri bakanları Cenevre’de toplandı ve Türkiye açısından I. Cenevre konferansı başarı ile neticelendi. İkinci Cenevre konferansı 8 Ağustos’ta Kıbrıs’ta Anayasa düzenini kurma amacıyla yapılmış fakat 14 Ağustos’ta hiçbir netice alamadan dağılmıştır.
İkinci çıkarma, konferansın dağıldığı sabah saatlerinden itibaren başlamış, 16 Ağustos’da sona ermiştir. Bu süre içinde Türk kuvvetleri Magosa-Lefkoşe-Lefke-Kokkina-çizgisine ulaşarak adanın % 38’ini ele geçirmişlerdir.
II. Kıbrıs Barış Harekatı, dünya kamuoyunda Türkiye’nin aleyhine bir havanın doğmasına sebep olmuştur. 1.Harekat hukukî bir müdâhale olarak kabul edilmiş, II. Harekat ise, toprak kazanma ve işgâl olarak nitelendirilmiştir. Kimse Türk toplumunun 11 senedir çektiği ızdırabı, Rumların katliâmlarını düşünmemiştir.
Harekata Tepkiler... Sovyet Rusya, birinci müdâhalenin ardından Kıbrıs’ta, idarî statünün yeniden kurulacağını tahmin etmişti. fakat I. Cenevre görüşmelerinde ümidi gerçekleşmeyince tepki gösterdi. Sovyetlerin ümidi Makarios’un tekrar getirilmesi idi.
I. Barış harekâtı sonunda Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadından çekilmesi, Sovyetleri fazlasıyla memnun etmiştir. Sovyet Rusya, Türkiye’ye verdiği 23 Ağustos tarihli notada; Kıbrıs meselesinin milletlerarası platformlarda ele alınmasını istiyordu. Sovyet teklifi; -Türkiye’nin anlaşmalardan doğan haklarını bir kenara itiyor, -Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki kontrolünü tamamen kaldırıyor, -Sovyetleri Kıbrıs’ta söz sahibi yapmaya çalışıyordu.
Amerika’ya gelince; Johnson mektubundan sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk-Amerikan münâsebetlerine ikinci darbeyi vurmuştur. İlişkiler, ancak 1981 yılından itibaren Reagan yönetimi ile düzelmeye başlayacaktır.
Amerika, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Şubat 1975’den itibaren Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştır. Amerikan silah ambargosuna Türkiye’nin cevabı, 15 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluşu olmuştur. Diğer taraftan Türkiye ambargoya karşı 1969 tarihli Türk-Amerikan İşbirliği Anlaşmasını yürürlükten kaldırdığını ve Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrol ve gözetimi altına gireceğini bildirdi.
Türkiye’nin bu kararlı tutumu Amerikan Temsilciler Meclisini yumuşattı. Meclis ambargo tarihinden önce anlaşması yapılmış ve parası Türkiye tarafından ödenmiş askerî malzemenin sevkına izin verdi. Bundan da anlaşıldığı gibi ambargo sadece silah yardımını değil parası verilmiş silahların teslimini de içermekteydi.
Kıbrıs Türk Federe Devletinin kurulması Kıbrıs Rumlarını müzâkerelere mecbur etmiştir. Günümüzde de bu görüşme süreci devam etmektedir. Ecevit 1978 Temmuz’unda Kıbrıs konusunda önemli bir taviz verdi. İskân hârici tutulan Kıbrıs’ın Maraş bölgesinin bir kısmına 35 bin Rum göçmeninin yerleşmesini kabul etti. Amerika silah ambargosunu Eylül l978’de kaldırdı.
Toplumlararası görüşmeler bir yandan toplum temsilcilerinin zirveleri, diğer yandan Amerika’nın ve Birleşmiş Milletlerin tekliflerinin değerlendirilmesi şeklinde geçmiştir. Amerika ambargonun kaldırılmasından sonra aktif olarak araya girdi ve 1978’de bir plân önerdi:
Bu plân federal sistemi kabul etmekle beraber Kıbrıs Türk toplumunun haklarını 1960 Anayasasından daha da geriye götürüyor, Türk toplumuna ayrılacak toprakları küçültüyor ve Garanti Anlaşmasını da bertaraf ederek Türkiye’nin Kıbrıs’la olan bağlarını da kesiyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş; Bu plânın sadece Amerika plânı olmadığını Amerika ile Batı Avrupa’nın Kıbrıs meselesine burunlarını soktuklarını söylüyordu.
Diğer yandan bu plân Rumları da memnun etmedi. Çünkü Türk toplumuna federal bir sistem içinde ayrı bir toprak ve kendi içişlerini kendilerinin idare etmesi yetkisi veriliyordu.
1981 ihtilâli toplumlararası görüşmelerde duraklamalara sebep oldu. Diğer taraftan Ekim 1981’de Yunanistan’da Sosyalist Pasok Partisinin iktidara gelmesi Türk-Yunan münâsebetlerinde gerginliğe sebep oldu. Papandreu, Türkiye’ye karşı düşmanlık bayrağını açarken Kıbrıs meselesini toplumlararası çerçeveden çıkarıp Sovyetleri işin içine çekecek tarzda milletlerarası platforma götürme çabaları içine girdi.
Neticede bu macera politikası Türkiye’ye zarar vermemektedir. Zaman Türkiye’nin yararına işlemektedir. Türkiye bugün Kıbrıs’da sahip olduğu durumdan şikâyetçi değildir. XIV. HAFTA
TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİTLER
Türkiye’ye yönelik tehditleri iç ve dış tehdit olmak üzere iki kısımda incelemek gerekir. Fakat bunların birbirleri ile bağlantıları da vardır. Her iç tehdit unsuru bir dış tehdit unsurunun uzantısıdır.
1. Dış Tehdit Türkiye’ye yönelik tehdidin en önemli sebebi Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik değeridir. Diğer önemli bir sebep de Türkiye’nin çevresinin beşerî yapısının oldukça karmaşık olmasıdır. Farklı ırklara, dinlere ve kültürlere sahip bu toplumlar zaman -zaman birbirleri ile çatışan rejimler tarafından yönetilmektedir.
Türk milletinin birliğine ve Türk devletinin varlığına yönelik yıkıcı tehdit Türkiye üzerinde emelleri olan bazı dış güçler ve devletler tarafından yoğun bir şekilde bugün de sürdürülmektedir. Atatürk:
“İki türlü cephe vardır. Dahilî cephe, zahirî cephe, asıl olan dahilî cephedir. Bu cephe bütün memleketin bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Zahirî cephe doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir mağlup olabilir. Fakat bu hal hiç bir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez. Mühim olan memleketi temelinden yıkan, milleti esir eden dahilî cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden çok iyi kavramış olan düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Gerçekten kaleyi içten almak dışarıdan zorlamaktan çok kolaydır.”
Teknik gelişmeler insanın duygu, düşünce ve hareketlerini tahrip etme imkânını çok yükseltmiştir. Bunun sonucunda toplumların millî hedefleri ve menfaatlerine ulaşmanın tek yolu olan “Sıcak Savaş”ların yanında “Soğuk Savaş” gündeme gelmiştir. Sıcak savaş için çok değişik silahlar ve taktikler geliştirildiği gibi soğuk savaş için çok daha çeşitli taktikler ve silahlar kullanılmaktadır. Birincisinde belki de insanın sadece bedenini yok etmek veya etkisiz hâle getirmek hedef olurken, ikincisinde insanın düşüncesi, ruhu hedef alınmaktadır.
Soğuk savaşın diğer adı psikolojik savaştır. Bugün psikolojik harekât siyâsî, ekonomik, askerî ve ideolojik faaliyetleri kapsayacak şekilde geniş anlamda kullanılmaktadır. Çağımız devletlerinin iç ve dış politikalarının desteklenmesi ve benimsetilmesi maksadıyla başvurulan psikolojik harekât; savaş ve barış zamanında politik ve askerî hedeflere ulaşılması için düşman, dost ve tarafsız çevrelerde uygun tutum ve davranışlar yaratmak üzere plânlanan ve uygulanan siyasî, ekonomik, ideolojik ve askerî faaliyetlerdir.
Sıcak savaşın destekçisi olarak yapılan soğuk savaşın hedefleri: a. Düşmanın moralini bozmak, b. Düşmanın savaşma istek ve azmini kırmak, c. Düşmanın müttefikleri arasına şüphe ve fesat tohumları ekmek, d. Düşmanın kendi toprakları üzerinde şüpheli emeller beslediği intibaını yaratmak, e. Tarafsız ülkelerin sempati ve yardımını kendi tarafına çekmek veya tarafsız kalmalarını sağlamak, f. Düşmanın kendi topraklarında veya işgâlindeki topraklarda mukavemet yuvaları kurmak ve bunların faaliyetlerini desteklemek, g. Ayrıca ülkeye yönelik düşman psikolojik harekatını etkisiz hâle getirmek için yürütülen karşı propaganda faaliyetlerinde bulunmak olarak belirtilebilir.
Yakın zamanlara kadar Doğu blokundan kaynaklanan psikolojik harekât genellikle Batı ülkeleri üzerinden Türkiye’ye yansıtılmaktaydı. Ayrıca Batı ülkelerinden ülkemize yöneltilen psikolojik harekâtın gereği olarak başvurulan siyâsî, ekonomik ve sosyal baskıların çoğu Batı sosyalist ve komünist partisi temsilcilerinin çabalarıyla gündeme gelmekteydi. Komünist rejimin çöküp Doğu blokunun dağılmasına rağmen bu faaliyetler devam etmektedir.
Batı dünyasının, kendisinin ve çevremizdeki ülkelerin de soğuk savaş taktiklerine hedef olmaktayız. Bu ülkelerden gelen tehditlerin tarihî uzantıları da vardır. Bunları sırasıyla görelim:
a. Sovyet Rusya’nın Türkiye Üzerindeki Emelleri;
Rusya Çar I. Petro’dan itibaren Rusya’nın Ortadoğu ve Akdeniz’e yönelik emellerinin özünü “sıcak denizlere açılma” arzusu oluşturmaktadır. Günümüzde buna ilâve olarak bölgenin zengin petrol yataklarına sâhip olması Rusya’nın iştahını kabartmaktadır. Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşmasından (1774) itibaren “Şark Meselesi”ni canlandırmış ve bu amaca ulaşmak için diğer devletlerle gizli anlaşmalar yapmıştır. Rusya coğrafyasındaki devletin adı, rejimi ne olursa olsun Türkiye coğrafyasına yönelik hedefi hep aynı kalmıştır. Rusya, I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale zaferimiz sebebiyle müttefiklerinden yardım alamayınca çöküntüyü kullanan komünistler ihtilâl yapmışlar ve ihtilâl hükûmeti savaştan çekilerek yaptığı bütün gizli anlaşmaları açığa çıkarmıştır. Bundaki amacı sosyalist prensipler değil, kendisinin içinde olamayacağı paylaşma projelerinin uygulanmasıyla uğrayacağı kayıptır. Nitekim Sovyet Rusya ihtilali gerçekleştirip komünist rejimi rayına oturttuktan sonra emperyalist hedeflerine ulaşmak için harekete geçmiştir. Bu sefer sıcak savaşın yanında soğuk savaşı gündeme getirerek.
b.Bulgaristan’ın Emelleri Bulgaristan’ın Doğu bloku dönemindeki emelleri Sovyet Rusya paralelinde idi. Kendisinin tarihî emeli; Karadeniz’den Adriyatik’e, Tuna’dan Ege’ye kadar yayılan İstanbul ve Trakya’yı da içine alan Büyük Bulgaristan’ı gerçekleştirmektir.
c. Suriye’nin Emelleri Suriye’nin Hatay dâhil olmak üzere Güneydoğu Toroslar’a kadar uzanan topraklarımız üzerinde tarihî emelleri vardır. Suriye, yakın zamana kadar Sovyet Rusya yanlısı bir politika izlerken Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki bölücü terörist faaliyetleri ve mezhep ayrılıklarını tahrik etmekteydi. Suriye Yunanistan ile açık ve gizli ittifak yaparak bölücü, aşırı sol ve Ermenilerle işbirliği yapmıştır.
d. İran’ın Emelleri İran, Osmanlılar döneminden beri Türkiye üzerinde açık emeller beslemektedir. Tarihte İran coğrafyasına egemen olan bütün güçler yönünü mutlaka Anadolu’ya çevirmiştir. Osmanlılar döneminde Şiilik vasıtasıyla Osmanlı ülkesinde taraftar toplamak yoluna gitmiştir. Bugün de İran Şii nitelikli İslâm devrimini Türkiye’ye yaymak istemekte. Buna ulaşmak için de öncelikle Atatürk düşmanlığını Türkiye’de yayarak Şii olmasa da Atatürk düşmanı Müslüman tipini oluşturma faaliyeti içindedir. Diğer taraftan Türkiye’ye karşı terör ve bölücü faaliyette bulunan grupları da desteklemektedir. Son yıllardaki faaliyetleri ile dikkat çeken Hizbullah terör örgütünün İran’ın resmî mezhebi Şii İslâm bağlantıları vardır.
e. Irak’ın Emelleri Irak ile doğrudan olmasa da Musul Kerkük bölgesi meselemiz vardır. Çünkü Musul Kerkük bizim Misâk-ı Millî sınırlarınız içinde idi. Yine zaman - zaman gündeme gelen su meselemiz vardır.
f. Yunanistan’ın Emelleri Yunanistan “Megalo İdea” şeklinde emelini formülleştirmiştir. Bu politikanın amacı; Kıbrıs, Batı ve Orta Anadolu, Boğazlar, İstanbul ve Trakya’yı içine alan Büyük Yunanistan’dır. Bugün Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs, Kıta sahanlığı, Kara suları, Fır hattı gibi meselelerimiz vardır. Yunanistan tarihî ve dinî bağlar sebebiyle Batı dünyasından da destek almaktadır. Dahası Yunanistan, Batı devletlerinin de Türkiye’ye karşı bir maşası görünümündedir. 1999 depremleri iki ülke insanını birbirine yakınlaştırmış olmasına rağmen devletlerin ana politikalarında bir değişiklik olmamıştır.
2. Yıkıcı İç Tehdit
Yıkıcı unsurlar bir ülkenin mevcut anayasal düzenini yıkmayı, değiştirmeyi, ülke bütünlüğünü parçalamayı veya tamamen ortadan kaldırmayı hedef alan ve bu yönde faaliyete girişen örgütler veya gruplardır. Yıkıcı unsurlar bir ülkenin kendi iç yapısından veya dış güçlerin tahrikiyle ortaya çıkarlar. Ancak her durumda dış güçler bağlantısı olsun olmasın bu yıkıcı unsurları amaçları doğrultusunda kullanırlar. Bunların amaçları; 1. Başta üniversite gençliği olmak üzere Türk toplumu üzerinde sürdürülen menfi propagandanın amacı devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamak, 2.Cumhuriyet rejimini ve mevcut hukuk düzenini yıkmak 3.İdeolojileri doğrultusunda bir düzen kurmaktır.
Ülkemizde mevcud tehdid unsurları aşırı sol unsurlar, aşırı sağ unsurlar bölücü terör unsurları ve irticai unsurlar olarak tasnif edilebilir.
a. Aşırı sol unsurlar; Bütün aşırı sol ve komünist terör örgütlerinin amacı Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Marksist-Leninist bir düzen kurmaktır. Amaçlarına birinci yol olarak mevcud düzenin sağladığı partileşme imkânı ile iktidara hâkim olmak daha sonra komünizmi kurmak.
İkinci yol ise mevcut düzeni silâhlı ayaklanma ile yıkarak devlete hâkim olmak ve komünist yönetimi kurmaktır. Bütün yasadışı sol örgütler terör yolunu seçmişlerdir. Birinci yolu seçenler her ne kadar yasal görünseler de ihtilâlci terörist gruplara destek olmaktadırlar veya bizzat silahlı teröre başvurmaktadırlar.
Zamanımızda Sovyetler Birliği güdümündeki komünizm yıkılmış olmasına rağmen, onların başarılı olamamalarına karşılık kendilerinin başaracaklarını sanan komünist gruplar vardır. Ama bu grupların çoğu diğer bölücü terörist gruplar içinde faaliyet göstermektedirler. Yani her durumda Türk devletine karşı yıkıcı faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Bir kısmı da sosyalizmi öne çıkarmadan Sosyalist düşünce doğrultusunda toplumu bölmeye, tahrik etmeye devam etmektedir.
b.Aşırı Sağ Unsurlar Bunların bir doktrin olarak kabul ettikleri milliyetçi görüşleri etrafında devletin yeniden yapılanmasına çalışmak, kendilerine göre devletin yıkıcı unsurlara karşı yapamadığını üslenmek ve milletin koruyuculuğunu üslenmek gibi iddiaları vardır. Özellikle 12 Eylül öncesi kendilerini devletin kolluk kuvvetleri yerine koyarak aşırı sol teröre karşı gelerek komünizmin yerleşmesine engel oldukları fikrindedirler. Bu unsurlar bazı durumlarda aşırılığa gidip bazı halk kesimlerinin düşmanlığını üzerlerine çekmektedirler.
c. Bölücü Terör Unsurları Amaçları Türkiye Cumhuriyetini parçalayarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sınırları kendilerince belirlenmiş bölgelerde bağımsız bir devlet kurmaktır. Bölücü terör örgütleri dayandıkları devletlere ve ideolojilerine göre farklı yaklaşımlara sâhiptir. Bunlardan PKK terör örgütü Marksist-Leninist ideoloji doğrultusunda teşkilâtlanmıştır. Marksist unsur özellikle terör örgütü ambleminde açıkça görülmektedir.
Diğer örgüt ise İran tipi Şii din anlayışı ile hareket eden Hizbullah adlı örgüttür.
Bu örgütlerin dış destekli oldukları açıktır. Bu dış mihraklar sanıldığı gibi onlara istedikleri bölgede devlet kurdurmayacaklardır. Çünkü bölgede öteden beri terör unsurunu harekete geçirerek hak iddiasında bulunan Ermeniler vardır. Ermeni terör örgütü Asala 1970 ve 80’li yıllarda yurt dışındaki diplomatlarımıza yönelik cinâyetlerini durdurmuşlar ve PKK ile eylem birliği içine girmişlerdir. Bu durum PKK’nın lider konumundaki kadrosunun büyük çoğunluğunun Ermenilerden oluşmasında büyük rol oynamıştır. Ermeniler bu hareketleriyle hem dünyaya terör yoluyla duyurdukları meselelerini bölgeye kaydırmış olmakta; hem de başka bir terör örgütü ile beraber hareket ederek Türk devletinin yıkılması kolaylaşmakta; hem de öteden beri kendilerinin olduklarını iddia ettikleri toprakları başkalarına kaptırmamış olacaklardır.
d. İrticâi Unsurlar Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyâsî, hukukî, sosyal ve ekonomik yapısını dinî esaslara dayandırmak amacını güderek Türk devletinin en temel niteliği olan Laiklik ilkesini çiğnemektedirler. Halifeliğin yeniden kurulması, bütün İslâm toplumlarının bir siyâsî birlik etrafında toplanması gibi hedefleri vardır.
İrticâi unsurlar hedeflerine, dayandıkları dış güçlere ve mezhep ve tarikat durumlarına göre farklılık göstermektedir. Meşrû partiler vasıtasıyla teşkilâtlananlar demokratik metodları kullanarak hedefe ulaşmak istemekte. İran tipi Şii İslâm devrimini örnek alanlar ihtilâlci metodu benimsemektedirler. Özellikle İran tipi İslâm anlayışı Laiklikle ters düştüğünden, Atatürk İlke ve İnkılapları bunlar tarafından öncelikle yıkılması gereken hedefler arasındadır. Türkiye’de Atatürk düşmanlığının özellikle İran İslâm devriminden sonra yaygınlaşma sebebi budur.
İrticâi unsurlar hedeflerine ulaşmada toplumların örflerini ve millî bilinçlerini büyük engel olarak gördüklerinden millî kültür özelliklerini öncelikle yıkmayı amaçlamaktadırlar.
Demokratik metotlarla iktidara gelmeyi amaçlayan unsurlar hedefe ulaşmak için dinlerinin dahi kabul etmedikleri usulleri kullanmaktadır. Ayrıca bunlar kendi siyâsî partilerine oy vermeyi dinî bir görevmiş gibi göstermekte, hatta kendilerine oy vermeyenleri din dışı ilân edebilmektedir. Nasıl sosyalistler, toplumdaki sosyal dengesizlikleri kullanıp kendilerine malzeme yapmışlarsa, bunlar da toplumdaki dinî aksaklıkların istismârını yaparak taraftar toplamaktadır. Belki de toplumun kendi içinde çözüm bulabileceği meseleleri siyâsî malzeme yaparak çözümsüz hâle getirmektedir.
İrticâi grup mensupları ile samimi Müslüman vatandaşları birbirinden ayırmak gerekir. Bu grupların yaptığı öncelikle kendilerinden olarak gördükleri kişilerle birlikte yaşadıkları devlet müessesini yıpratmak için vatan, millet ve devlet kavramlarını zedelemektir.
Bunlar özellikle câhil halk kesimlerini hedef alarak kendilerine çekmeye çalışmaktadır. Bunu önlemenin yolu istismarcılara meydan bırakmayacak şekilde halkımıza gerçek dini öğretmekten geçer. Bu konuda Turhan OLCAYTU’nun “Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Neyi Yaptı” bölümlerini okuyunuz.
Sevgili Öğrenciler, bir yıl boyunca işlediğimiz dersimizin ana metin kısmı burada bitmektedir. Atatürk İlke ve İnkılâpları ve Yakın tarihimiz hakkında bilmeniz gerekenler sadece bunlardan ibâret değildir.
Türkiye’nin ve dünyanın gündeminde olan konularla ilgili sağlıklı değerlendirme yapabilmeniz için sıcağı sıcağına bakmanız gereken kaynak kitaplar üniversite kütüphânesinde bulunmaktadır. Bu sayfalarda gezinmeniz, özellikle Atatürk’ün mücâdele metodunu kavrayabilmeniz, memleket ve dünya meselelerine aydın bir insan gözüyle bakabilmeniz, iç ve dış tehdit unsurlarının yıkıcı etkilerinden uzak durup kendinize, ailenize ve içinden çıktığınız toplumunuza karşı sorumluluklarınızı yerine getirmeniz için gereklidir sanırım.
Başarı dileklerimizle....
|