|
MÜFREDAT
|
|
ATATÜRK İLKELERİ ve İNKILÂP TARİHİ DERSİ BİRİNCİ DÖNEM
A. CUMHURİYET ÖNCESİ
I. HAFTA
GİRİŞ
1- Atatürk ilkeleri ve İnkılâp Tarihi Dersini Okumanın Gerekliliği ve Amaçları;
Sevgili Öğrenciler Sakarya Üniversitesi’ne hoş geldiniz.
Üniversitemizi tercih etmekle çok isabetli ve olumlu bir karar verdiniz. Bir yıl boyunca bu derste sizlerle birlikte olacağız. Şimdiden hepinize başarılar dileriz.
Unutmayınız, kazandığınız bölüm ne olursa olsun kendi çabanızla bir yerlere geleceksiniz. En çok tercih edilen bir bölümde zorlanarak ders geçen bir öğrenci olmaktansa; az tercih edilen bir bölümde başarılı bir öğrenci olmak çok daha iyidir.
Bu ders sizlere Atatürk İlke ve İnkılâplarına, Türk Devleti’ne ve Milleti’ne sahip çıkma şuuru verecektir. Bu şuurla bölüm derslerinize daha bir coşkuyla çalışacak ve ata yâdigârına sahip çıkacaksınız. Ancak, bu ders ile kültürlü ve şuurlu üniversiteli olarak milletimize rehberlik edecek, dünyaya karşı milletimizi savunacaksınız.
Ayrıca hayat boyu gireceğiniz bütün sınavlarda bu bilgiler sizlere yol gösterecek ve yardımcı olacaktır.
Diğer taraftan bu dersi yakın tarih kültürünün verileceği, güncel olayları tarihin süzgecinden geçirerek sağlıklı değerlendirmelerin yapılmasına imkân sağlayacağı bir kültür dersi olarak da kabul ediniz. Böylece dersimizin temel amaçlarını şöyle sıralayabiliriz:
l. Türk Bağımsızlık savaşı, Atatürk ilke ve inkılâpları, Atatürkçü düşünce sistemi ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi hakkında doğru bilgiler vermek, 2. Türkiye ile Atatürk İlke ve İnkılâpları, Atatürkçü düşünceye yönelik tehditler hakkında doğru bilgiler vermek, 3. Türk gençliğini vatanı, milleti ve devleti ile bölünmez bütünlük içinde Atatürk İlke ve inkılâpları ve Atatürkçü düşünce doğrultusunda millî hedefler etrafında birleştirmek, 4. Türk gençliğini Atatürkçü düşünce doğrultusunda yetiştirmek ve güçlendirmektir.
2-İnkılâp Kavramı ve Atatürk
İnkılâp kelime olarak bir halden başka bir hâle dönüşme anlamına gelir. Atatürk’e göre inkılâp; Türk Milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine milletin en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak kurumları koymuş olmaktır.
Atatürk’e göre Türk inkılâbının özelliklerini şöyle sıralayabiliriz; 1. Türk inkılâbı, ihtilâl anlamından başka daha geniş kapsamlıdır. 2. Devletin bugünkü şekli, eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş biçimi olmuştur. 3. Milletin varlığını sürdürebilmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, din ve mezhep bağlılığı yerine Türk Vatandaşlığı bağıyla bireylerini toplamıştır. 4. Millet, bütün çalışma alanlarında çağdaş uygarlık prensiplerini benimsemiştir. 5. Yaptığı düzenlemelerde insanımızın ihtiyaçlarını esas almıştır. 6. Türk inkılâbı başka inkılâplara benzemez, onlardan çok daha büyük, yüksek ve bilinçlidir.
İnkılâp ve İhtilâl; bu iki kelimenin kökeninin Arapça olması sebebiyle her ikisi için de “devrim” kelimesi kullanılmaktadır. Oysa ihtilâl, inkılâptan farklıdır. İhtilâl kelime olarak bozma, kaldırma manâsına gelmektedir. Terim olarak ise ihtilâl; bir devletin mevcut siyasî yapısını, iktidar düzenini ortadan kaldırmak için bu konudaki hukuk kurallarına başvurmadan zor kullanılarak yapılan geniş bir harekettir.
İhtilâl ile inkılâp arasındaki bağ; ihtilâl ile mevcut düzen yıkılır. Yıkılan düzenin yerine yeni düzenin getirilmesi inkılâptır. İhtilâlle yıkılan düzenin yerine yenisini koymak gerekir. İşte ihtilâle oranla daha uzun olan inkılâplar dönemi eskiye oranla daha ileri düzeyde ise inkılâplar başarılı olmuş sayılır. Bu durum ihtilâli de başarılı kılar.
3. Atatürkçülük
Kitaplarda “Kemalizm”, “Kemalcilik” olarak da adlandırılmış olan Atatürkçülük; farklı ifadelerle tanımlanmıştır.Fakat bu tanımların ortak noktası Atatürkçülük kavramının doğrudan doğruya o büyük insandan çıktığı ve Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için konulan ilkelerden oluştuğudur.
Her ideolojinin olduğu gibi Atatürkçülüğün de özellikleri vardır;
1. 1. Doğmalara dayanmaz, temel nitelikleri değiştirilmeden yorumlanabilir. 2. 2. Atatürkçülük, bütün toplumlarda uygulanabilecek esaslar içerir. 3. 3. Türk milletinin ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden çıkmış milli bir ideolojidir. 4. Temelinde insanlığın binlerce yıl işlediği yüksek değerler vardır.
2.HAFTA
TÜRK İNKILÂBI ÖNCESİ GELİŞMELER
1- Avrupa’da ki gelişmeler
Coğrafî keşifler, Rönesans ve Reform hareketleri, Sanayi İnkılâbı, Fransız İhtilâli ve sonrası gelişmeler devletin son dönemlerinde Osmanlıyı etkilemiş olaylardır.
Coğrafî keşifler ile Avrupa’nın değişik yollar bulması sonucu Osmanlı toprakları üzerinden yapılan ticaret yön değiştirmiştir. (Uzak-Doğu mallarının Avrupa’ya gelmesi için üç yol vardı: a) Hazar Denizi – Karadeniz (İpek Yolu); b) İran-Haleb-Suriye sâhili (Baharat Yolu); c) Kızıldeniz – İskenderiye. Bu üç yol Venedik’de birleşir ve oradan “Şark malları” bütün Avrupa’ya dağılırdı.) Ayrıca Avrupa, değişik yollar bulmasının yanında, yeni topraklara da el koymuştur. Rönesans ile, bilim ve sanatta büyük ilerleme sağlanmış, reform hareketleri ile Hıristiyanlık dininin bilime tavır alan etkisinden de kurtulmuştur. Bu gelişmeler Avrupa’da başta İngiltere, daha sonra diğer ülkelerde sanayi inkılâbını doğurmuştur.
Fransız İhtilâli ile mutlakıyete dayanan imparatorluklar yıkılmaya başlamıştır. 27 Ağustos l789’da yayınlanan “İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannâmesi” ile bütün insanların hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnme haklarının savunulması gündeme gelmiş, egemenliğin millette olduğu belirtilmiştir. Fransa’daki bu hürriyetçilik hareketi Avrupa’nın mutlakıyetçi kralları tarafından kabul edilmemiş. l792-l815 arasında Avrupa’nın mutlakıyetçi devletleri ile ihtilâl savaşları yapılmış, fakat bu savaşlar hürriyet kavramının bütün Avrupa’da yayılmasını kolaylaştırmıştır. Avrupa, l818’den l848’e kadar bir dizi ayaklanma ve ihtilâle sahne olmuştur.
Önce insanın hürriyeti fikri; liberalizmi, ardından toplumların hürriyeti fikri; milliyetçilik akımlarının çıkmasına sebep olmuştur.
Sanayi inkılâbı ile fazla üretim imkânı milletlerarası sömürgeciliğin doğmasına sebep olmuştur. Sanayi inkılâbını gerçekleştiren ülkelerde ucuz işçi çalıştırılması, diğer yandan siyâsî eşitlik ilkesinin l815’lerden itibaren ekonomik eşitliğe dönüştürülmesi sosyalizm akımının doğmasına sebep olmuştur.
Avrupa’da bu gelişmeler olurken dışarıda Avrupa’yı da etkileyecek gelişmeler olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Japonya’nın ortaya çıkışı önemli gelişmelerdir.
l870’lerde İtalya ve Almanya’nın millî birliklerini gerçekleştirerek millî devletlerini kurmaları ve sömürgecilik yarışına girmeleri hem Avrupa hem de Osmanlı açısından önemli gelişmeler olmuştur.
2-Osmanlı Devleti ve Yenilik Hareketleri
a. Osmanlı Devlet Yapısı ve Gerileme Sebepleri
Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren güçlü ve sürekli bir orduya, adalet ilkesine, hoşgörülü din anlayışına dayandığı ve bilinçli politikalar izlediği için çağının en iyi yönetim şeklini oluşturmuştu. Bu akıllı yaklaşımla önce Anadolu’da Türk birliğini sağlayarak, ardından Asya, Avrupa ve Afrika’da fetihler yapmıştır.
Bizans’ın içinde bulunduğu durumu iyi değerlendirmiş, İstanbul’un fethinden sonra da dünya devleti olmuştur. İstanbul’un fethi sadece batı dünyasını etkilememiş; Osmanlıların rakibi olan diğer İslâm devletlerinin –özellikle İran’ın- Osmanlı karşısında güç kaybetmesine sebep olmuştur.
Osmanlı Devleti, teokratik temeller üzerine kurulmuş monarşiye dayalı bir devlet olmasına karşılık kendine özgü yönetim biçimi ile dikkat çekmiştir. Devletteki yapılanma Osmanlı’nın laik olduğu şeklindeki tezlerin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur.
Devletin gelir kaynakları; topraktan, ticaretten alınan vergiler ve savaştan elde edilen gelirlerdi.
Medreselerde kuruluş ve gelişme dönemlerinde dinî bilgiler yanında fen ve felsefî bilgiler de öğretiliyordu.
Osmanlı Devleti, yayıldığı bölgelerde Türkleştirme ve İslâmlaştırma politikası izlememiş, her milleti kendi benliğiyle baş başa bırakarak oldukça toleranslı bir yönetim uygulamıştır.
Çağının en iyi yönetim biçimini kuran Osmanlı Devleti, bu sistemi sonuna kadar koruyamamış 17. yüzyıldan başlayarak gerileme dönemine girmiştir.
Osmanlı Devleti’nin Gerileme Sebepleri:
1.Ticaret yollarının yön değiştirmesi, 2.Toprak mülkiyetinin olmayışı dolayısıyla sermaye birikiminin engellenmesi 3.Askerî örgütlere kurallara aykırı olarak asker alınması, 4.Tımar ve zeametlerin devlete yararı olacaklar yerine peşin para verenlere ihâle edilmesi, 5.Fetihlerin durması ile terfi edemeyen yeniçerilerin, sipahinin atanması gereken yerlere atanması ve Yeniçeriliğin sipahiler zararına artması, 6.Kanuni’den sonra şehzadelerin sancaklara gönderilmeyerek tecrübesiz kişilerin Padişah olması ve bunların sarayda etkili güçlerin tesirinde kalmaları, 7.Zamanla medreseden müspet ilimlerin kaldırılması. 8.Bütün bunların yanında bozuklukların zamanında teşhis edilemeyişi, teşhis edilse bile etkili tedbir alınamaması, 9.Zamanla dünyadaki gelişmelerin takip edilemeyişi. 10.İmparatorluğun çeşitli unsurlardan oluşması dolayısıyla milliyet cereyanlarının önüne geçilemeyişi biçiminde özetlenebilir.
3. Yenilik Hareketleri
Osmanlı Devleti’nde çöküşü engellemek için yapılan yenilik hareketlerinde Tanzimat bir dönüm noktasıdır. Bu hareketleri Tanzimat öncesi ve sonrası olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.
a. Tanzimat Öncesi Yenilik Hareketleri:
Bu dönemin genel karakteri Batının baskısı olmadan Osmanlı devlet adamlarının bozulmaya karşı kendilerince çözüm arayışlarıdır. Önceleri gelenekçi zihniyetle yapılan yeniliklerde daha sonra Batı örnek alınmaya başlanmıştır. Bu durumu göz önüne alarak bunları; gelenekçi zihniyetle yapılan yenilikler ve Batıyı örnek alarak yapılan yenilikler olarak iki kısımda incelemek mümkündür.
- Gelenekçi Zihniyetle Yapılan Yenilikler: Bu devrin temel özelliği; kanunlar, yükseliş dönemindeki işlevine kavuşturulursa devlet eski gücüne erişecekti. II. Osman (l6l8-l622), IV.Murad (l623-l640) ve Köprülüler devri reformları bu tip yeniliklerdir.
- Batıyı Örnek Alarak Yapılan Yenilikler: Lâle devri yenilikleri, Tercüme Heyeti’nin oluşturulması, İstanbul’da beş kütüphâne yapılması, ilk matbaanın kurulması ve bu matbaa için kâğıt fabrikasının açılmasıdır.
I. Mahmud (1730-1754), III. Mustafa (1757-1774) ve I. Abdülhamid (1774-1789) devri yenilikleri askerî alandadır ki, bu yenilikler de bir plâna göre yapılmamıştır.
Osmanlılarda sistemli yenilik dönemi III. Selim (l789-l807) ile başlamıştır. Fakat bu yenilik sadece askerî yapıyı yenileştirme çabasıdır. Kurulan Nizâm-ı Cedid ordusu ile yenilmez Napolyon’u Akka’da yenerek perişan ve rezil etti (18 Mart 1789).
II. Mahmud (l808-l839) büyük bir reform programına girişti. Bu reformlarda yeni düzen kurulurken eski düzen yıkıldı. Bunun için bu hareketlere bir çeşit inkılâp demek mümkündür. Avrupa’ya öğrenci gönderildi. İstanbul’da Tıp okulu açıldı. Padişah, iç idareyi yeniden düzenlemek için merkezileştirme politikası güttü. İlk nüfus sayımı ve mülk yazımı gerçekleştirdi. Haberleşmenin geliştirilmesi gayesiyle Takvim-i Vekâyi yayınlanmaya başladı. Posta sistemi kuruldu. Devlet yönetiminde bakanlık sistemine geçildi. Yenilikleri belirlemek için meclisler oluşturuldu. Kılık ve kıyafette yenilik yapıldı.
b. Tanzimat ve Sonrası Yenilik Hareketleri
- Tanzimat Dönemi
Bu dönemin en önemli özelliği Osmanlı Devleti’nin inisiyatifi Batılılara kaptırmış olmasıdır. Belki de bundan sonraki yenilik hareketlerinin başarılı olamayışının temel sebebi budur. Öyle ki l856 Islahat Fermanı, tamamen Kırım Savaşı’nda Ruslara karşı İngiltere ve Fransa’nın desteğini almak için 18 Şubat 1856 yayınlanmıştır. Müslüman olmayan unsurların durumlarını iyileştirmenin de ötesinde azınlıkların Müslüman Türk unsurunun önüne geçmesine yönelik olmuştur.
Tanzimat Fermanı, devlet hayatının her alanında yeniliği hedeflemiştir.Böylece devletin modernleştirilmesini hedefleyen ilk reform fermanıdır. Bu fermanla, devletin hâkimiyet anlayışı değişmeye başlamıştır. Şer’i yasaların yetmediği yerde Batıdan kanunlar alınmıştır. l840’da Fransız Cezâ Yasası, l860’da Ticaret Hukuku Osmanlı Devletince alınmıştır. Bu yasaları uygulamak için Nizâmiye Mahkemeleri kurulmuştur.
Reşid Paşaya göre; yapılan yeniliklerin dayanağını eğitim oluşturmalı idi. Eğitim yeniliklerini görüşmek için Meclis-i Maarif-i Umûmiye kuruldu. Batı biliminin girişini sağlamak için de Encümen-i Daniş oluşturuldu.
Tanzimat dönemi her alanda yenilik dönemidir. Fikrî alanda da gelişmeler olmuş yeni kuşak kişi egemenliğine dayanan mutlak monarşinin ülke meselelerini çözemeyeceğini görmüş Yeni Osmanlılar adıyla teşkilatlanmıştır. Bu örgüt, Avrupa’nın önerdiği ıslahatlar aracılığı ile içişlerimize karışmasından rahatsız olmuş ve Avrupa’nın azınlıkları bahane ederek içişlerimize karışmasının önünü almak için Meşrutiyet fikrini ileri sürmüştür. Onlara göre Meşrutiyet ilân edilirse azınlıklar da devlet yönetiminde söz sahibi olacaklar ve Avrupa aracılığı ile hak elde etmekten vazgeçeceklerdi.
- Meşrutiyet Dönemleri:
Dönemin temel özelliği Osmanlı Devleti’nin Anayasalı parlamenter bir sisteme girmiş olmasıdır. Fakat, padişahın yetkilerinin ağırlığı sebebiyle bu anayasa tam bir anayasa değildi. Padişah II.Abdülhamid l877-78 Osmanlı-Rus savaşındaki meclisin tutumunu bahane ederek meclisi kapattı ve bir müddet sonra da anayasayı rafa kaldırdı. Padişah bundan sonra karşıtlarını azlederek veya sürgüne göndererek kendine özgü bir yönetim kurdu.
II.Abdülhamid, bu dönemde ülkede birçok yenilik yaptı. Her kademede okulların açılmasına hız verdi. Fakat bu okullardan yetişenler kendisine cephe aldı.Bunlar İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında birleştiler. Cemiyet l908’de Abdülhamid’in istibdat yönetimini yıkarak tekrar meşrutiyeti ilân ettirdi.
Meşrutiyetin ikinci kez ilânında birincisindeki hatalara düşülmedi ve Padişahın hakları büyük oranda kısıldı. Artık bundan sonra l9l8’e kadar sürecek İttihat ve Terakki dönemi başladı.
4- Fikir Hareketleri
Osmanlı Devleti’ni kurtarmaya yönelik hareketlerin fikrî temelini fikir hareketleri oluşturur. Bunlardan ilki Meşrutiyet düşüncesinin oluşmasında etkili olan fikir Osmanlıcılık’tır.
a. Osmanlıcılık:
Osmanlı aydınları milliyet isyanlarını durdurup ülkenin bütünlüğünü korumak için bütün milletleri Osmanlı Milleti düşüncesi etrafında toplamaya çalışmıştır. Böylece herkes yasalar önünde eşit olacak hiç kimsenin diline, dinine soyuna bakılarak ayrıcalık tanınmayacaktır. Bu düşünceyi etkin kılmanın yolu meşruti sistemdir. Böylece parlamentoda Müslüman olmayan unsurların da temsili sağlanacak ve kışkırtmalara kapılmaları ve dahası Avrupa devletlerinin bunları bahane ederek içişlerimize karışmaları engellenecektir. l876 Anayasası bu düşüncelerle hazırlanmış fakat ülkede milliyet isyanları durmamış ve Osmanlıcılık düşüncesi etkinliğini yitirmiştir.
b. İslâmcılık:
Osmanlıcılık düşüncesinin etkinliğini yitirmesinden sonra Osmanlı aydını hiç değilse Müslüman olanların ayrılmasını engelleyelim düşüncesiyle İslâmcılık fikrini ileri sürmüştür. Onlara göre toplumun temel direği dindir. Kavmiyet farkı gözetmeksizin herkesin halife etrafında birleşmesi gerekir. Meşruti sistemi İslâmî rejim olarak nitelendirirler.
Devletin çöküşüne sebep İslâmiyet’in olmadığını, yanlış gelenek ve hurafelere dayanan bir din anlayışı olduğunu ileri sürerler. Batı uygarlığının maddî yanını oluşturan endüstrinin, bilimin ve teknolojinin alınabileceğini belirtirler. Meclis-i Mebûsan’ın kapatılmasından sonra Abdülhamid’in de desteklemesiyle adeta devletin resmî politikası olarak benimsenmiştir. Türk olmayan Müslümanların isyan hareketlerinin devam etmesi üzerine bu fikrin de yetersiz olduğu anlaşılmıştır.
Osmanlıcılık ve İslâmcılık fikirlerinin çözüm olmadığının anlaşılması üzerine Türk aydını Türkçülük fikrine bel bağlamıştır.
c.Türkçülük:
Fransız ihtilâlinden sonra milliyet hareketlerinin dünyada önü alınamamış, Batılıların da kışkırtmalarının etkisiyle Osmanlı Devleti küçülmekten kurtulamamıştır. Devletin kurucu unsuru olan Türkler çeşitli milletlerden oluşan imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak için çaba gösterirken, Türklüklerini ön plâna çıkarmıyorlardı.
Türkçülük, Avrupa’daki Türkoloji çalışmalarının da tesiriyle bir kültür hareketi olarak başlamıştır. Rusya’da yaşayan Türklerin milliyet bilincine ulaşması ve birçok aydının Osmanlı Devleti’ne gelmeleriyle bu fikir güçlenerek siyâsî bir nitelik kazanmıştır.
Onlara göre; devlet ancak dili, dini, soyu ve ülküsü bir olan topluma dayanarak ayakta durabilirdi. Bunun için Osmanlı Devleti içinde yaşayan Türklerin milliyet bilincine ulaşması gerekiyordu.
Türkçülük, Ziya Gökalp’in katkıları ile sistemleştirilmiş ve bilimsel nitelik kazanmıştır. Ona göre devletin kurtuluşu ve güçlenişi yeni bir hayata bağlıdır. Bu hayat üç direklidir:
Birincisi, Türkçü olmaktır; dilde, güzel sanatlarda, ahlâkta ve hukukta Türk kültürüne bağlanmak gerekir.
İkincisi, İslâm ümmetinden olmaktır; dini devletten ayırmak şartıyla İslâm Dini’nin en kutsal din olduğuna inanmak gerekir.
Üçüncüsü ise Batı uygarlığını benimsemektir; bilimde, felsefede, teknikte tam bir Batılı kafaya sahip olmak gerekir.
İttihat ve Terakki, II. Meşrutiyet öncesi Osmanlıcılık fikrine bağlılığını devam ettirirken, Meşrutiyetin ikinci kere ilânıyla Türk olmayan Müslümanların isyanlarını durdurmadıklarını hatta Meşrutiyet meclisini kendi çıkarları için kullandıklarını görmeleri üzerine siyâsî Türkçülük fikrine bağlanmıştır.
Bu fikir, Millî Mücâdelede Türk Milleti’nin birlik ve beraberliğinin sağlanmasında ve yeni Türk Devleti’nin yapılanmasında aziz Atatürk’ün esin kaynağı olmuştur.
d. Batıcılık
Batıcılık, diğer üç fikir hareketinin aksine fikrî temelleri olan bir siyâsî hareket değil, tamamen düşünce plânında kalmış bir fikir cereyanıdır. Batıcılar hiçbir zaman Batı ile siyâsî bütünlük fikrini ileri sürmemişlerdi. Sadece Osmanlı toplumunun geriye gidişini durdurmak için Batılılaşmanın gereğini ortaya koymuşlardır. Bunlar da İslâmcılar gibi aşırı ve ılımlılar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Aşırı Batıcıların temsilcisi Abdullah Cevdet’tir. Ona göre Batı medeniyeti gülü ve dikeniyle bir bütündür. Batının tekniğini alırken kültürünü almamak mümkün değildir.
Öncülüğünü Celâl Nuri’nin yaptığı ılımlı Batıcılara göre, Batının sadece teknolojisi alınmalıdır.
Osmanlı yöneticilerini ve aydınlarını etkileyen bu dört fikir akımı mensuplarını kesin hatlarıyla birbirlerinden ayırmak mümkün değildir. Özellikle Batıcılık diğer bütün fikir akımlarını etkilemiştir. Bir Osmanlıcı? aynı zamanda Batıcı fikirlere sahip olmuştur. Hatta ılımlı batıcıların fikirleri İslâmcılar tarafından da reddi mümkün olmayan bir fikir olmuştur. Bu fikirleri bir araya toplayan Türk Milleti için bir kurtuluş reçetesi olarak sunan Ziya Gökalp olmuş, belki de fikirler arası çatışmanın önünü almıştır. Onun fikirleri yeni Türk Devleti’nin kurtuluş ve kuruluş mücâdelesinde özellikle Mustafa Kemal Atatürk’e rehberlik etmiştir.
III.HAFTA
OSMANLI DEVLETİNİN YIKILIŞI
1 - Trablusgarp Savaşı
İtalya, l871 yılında millî birliğini kurduktan sonra sömürge arayışına başladı. İtalya’nın hedefi Roma İmparatorluğu’nun sahip olduğu toprakları elde etmekti. Bu amaca ulaşmak için tıpkı Roma gibi Akdeniz egemenliğini sağlayabilmek için İtalya karşısındaki eski Kartaca toprakları olan Kuzey Afrika’daki Trablusgarb’ı gözüne kestirdi. Aslında dünyanın en zengin fosfat yataklarına sahip olmak istiyordu. İşgâl için önce Avrupa devletlerini ikna etti. Daha sonra Trablusgarb’da İtalyanlara ayrıcalıklar tanınmasını istedi. Ardından buradaki İtalyanların haklarının korunmadığı gerekçesiyle Trablusgarb’ı resmen Osmanlı Devleti’nden istedi. Kabul edilmeyince Eylül l911’de işgâl etti.
Osmanlı Devleti, Mustafa Kemal ve Enver Paşa komutasında çok az birlik gönderebildi. Bu iki komutan Trablusgarb yerlilerini İtalyanlara karşı teşkilatlandırdı. Onlardan gönüllü birlikler kurarak İtalyanlara karşı başarılı mücâdeleler yaptı. İtalyanlar, kıyı şeridinden içeri sokulmadı.
Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine İtalyanlarla Uşi anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı (Ekim l9l2). Bu anlaşmaya göre Trablusgarb, İtalyanlara bırakıldı. On ,iki ada, Balkan Savaşları’ndan sonra alınmak üzere İtalyanların uhdesine bırakıldı.
Trablusgarb’ın, İtalyanlara bırakılmasına rağmen Mustafa Kemal ve Enver Paşa’nın örgütlediği Trablusgarblılar, İtalyanlarla mücâdeleye devam etti. Hatta bunların lideri Şeyh Sünûsî, İstiklâl Savaşı sırasında Anadolu’ya gelerek Mustafa Kemal’le görüştü. Bu görüşme iki düşmanının birlikte hareket ettiğini gören İtalyanları telaşlandırdı ve İtalyanların Anadolu’daki işgâl ettiği topraklardan çekilmelerinde etkili oldu.
2. Balkan Savaşları
Osmanlıların Trablusgarp’ta savaşmalarını fırsat bilen Karadağ, Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak Osmanlı Devleti’ne karşı Rusya’nın örgütlemesiyle savaş açtı. Osmanlı ordusu içindeki siyâsî bölünmelerin etkisiyle yakın zamana kadar kendine bağlı birer prenslik olan bu Balkan devletleriyle başa çıkamadı. Bulgarlar, İstanbul yakınlarındaki Yeşilköy’e kadar ilerledi.
l913 Mayısındaki Londra Barışı ile I. Balkan Savaşına son verildi. Midye-Enez hattının batısı Balkan devletlerine bırakıldı.
Fakat Osmanlı Devleti’nin imdâdına bu devletlerin Osmanlıdan aldıkları toprakları paylaşamaması yetişti. Osmanlı Devleti kaybettiği toprakları geri almak için II. Balkan Savaşı’nı başlattı. Bulgarlar geri püskürtülerek Edirne’ye kadar olan topraklarını kurtardı.
3 . I. Dünya Savaşı
a. Birinci Dünya Savaşı’nın Sebepleri
XX. Yüzyıla gelindiğinde dünyadaki gelişmeler devletleri savaşın eşiğine getirmişti. Dünya devletlerini savaşın eşiğine getiren bu gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz;
1. Emperyalizm (Sömürgecilik): Avrupa’da sanayi inkılâbının gerçekleşmesi bu devletleri ham madde ve pazar aramaya yöneltmiştir. I.Dünya Savaşı öncesinde Avrupa haricinde dünyanın büyük bir kısmı Batı devletlerinin sömürgesi idi. Sömürge elde etme yarışı özellikle l870’li yıllarda İtalya ve Almanya’nın millî birliklerini kurarak siyâset sahnesine çıkması ile iyiden iyiye hızlandı. Sömürgecilik sadece pazar ve hammadde arayışından kaynaklanmıyordu. Dinî ve kültürel yayılma isteği de ayrıca sömürge elde etmenin hedefleri arasındaydı. Fakat dinî ve kültürel yayılma daha çok sömürgeleştirilen toprakların elde tutulması ve buraların bir şekilde elden çıkma ihtimaline karşı çıkarlarını devamını sağlamanın bir aracı olarak görülmüştür.
2. Milliyetçilik: Millî sınırlar içinde millî devletler kurma düşüncesi bağımsızlık savaşlarına sebep olmuştu.
3. Hızlı Silahlanma: Almanya millî birliğini kurduktan sonra sanayileşme atılımı yaparak büyük bir güç haline geldi. Özellikle silah sanayiinde çok ileri giden Almanya’nın saldırgan tavrı kendisinden korkulur bir güç olarak söz edilmesine sebep oldu.
4. Bloklaşma: Avrupa’da Alman-Fransız, Balkanlarda Rus-Avusturya anlaşmazlıkları bloklaşmanın temelini oluşturdu. Önce Almanya ile Avusturya ittifak anlaşması yaptı. Daha sonra İtalya, Fransa’nın Tunus’u işgâli üzerine Alman birliğine katıldı (l881). Bu ittifaka karşı Rusya, Fransa ve İngiltere l907’de üçlü itilâf devletlerini kurdu.
5. Hanedan çekişmeleri: I. Dünya Savaşı öncesi Fransa haricindeki bütün Avrupa devletleri hanedanlar tarafından yönetilmekteydi. Bu hanedanların akrabalıktan doğan çekişmeleri vardı.
Artık savaş bir an meselesi idi. Avusturya - Macaristan veliahdının bir Sırplı tarafından öldürülmesi savaşın çıkması için bir kıvılcım oldu.
b.Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti
Osmanlı Devleti, Avrupa’da kendisini yalnızlıktan kurtarmak için ittifak teşebbüslerinde bulundu. İngiltere ve Fransa’ya yapılan tekliflerin reddi, Osmanlıyı Almanya’nın yanına itti. Almanya ile Ağustos l914’de Türk-Alman ittifakı imzalandı.
Bu ittifaka rağmen Osmanlı Devleti, savaş karşısında tarafsızlığını ilân etti.Fakat gelişen olaylar ve Almanya’nın çabaları, devleti savaşa sürükledi. Almanlara göre Osmanlı Devleti savaşa girerse Kafkas cephesinde bir kısım Rus kuvvetlerini üzerine çekecekti.
Osmanlı Devleti; -Bulgaristan’ın savaşa katılması, -Romanya’nın tarafsızlığının sağlanması, -Seferberliğini tamamlayamamış olması, -Mâli durumunun kötülüğü gibi bahaneleri Almanlar safında savaşa girmemek için ileri sürdü.
Almanya’nın Fransa’yı altı haftada yere serme plânının suya düşmesi, Avusturya’nın ise Rusya karşısında bir şey yapamaması, Rusya ile esaslı mücâdeleyi gerektirmesi, Türkler üzerinde Alman baskısının artmasına sebep olmuştur.
İstanbul’daki Alman askerî yardım heyetinin çabaları, başta Harbiye Nazırı Enver Paşa olmak üzere kabinenin bazı üyelerinin isteği ile Osmanlı Devleti, Ekim sonunda savaşa girdi.
Osmanlı Devleti’nin Almanlarla birlikte yaptığı savaş plânının esasları şunlardı:
1. Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerinden Rusya’ya bir darbe vurmak, 2. İngiltere’nin ana imparatorluk (Uzak Doğu) yolunu kesmek için Süveyş Kanalına ve Mısır’a karşı harekete geçmek, 3. Ege ve Akdeniz’deki İtilâf donanmasına karşı Çanakkale’yi korumak için Trakya’da önemli kuvvet bırakmaktı.
c.Osmanlı Devleti’nin savaştığı cepheler;
-Kafkasya (Doğu cephesi): Bu cephede faaliyet, İtilâf devletlerinin Çanakkale’yi geçememesi sebebiyle Rusların l916 başından itibaren saldırıya geçmesiyle başlamıştır.Bu saldırılarla Ruslar, Temmuz ayına kadar Erzincan ve Muş yöresini işgâl etti.
Çanakkale Savaşları’ndan sonra Doğu cephesine gelen Mustafa Kemal Atatürk, burada Ruslara karşı başarılı mücâdeleler yaparak Bitlis ve Muş’u kurtarmayı başardı. Mustafa Kemal’in bu başarısı bölge halkının Millî Mücâdale’ye katılmasında etkili olacaktır.
- Güney Cephesi: Bu cephe iki amaçla İngilizler tarafından açılmıştır. Biri Abadan petrollerini korumak, diğeri Kuzeye çıkıp Ruslarla birleşerek Türk kuvvetlerinin İran’a girerek Hindistan’ı tehdit etmesini önlemekti. Bu cephede Osmanlı Devleti başarılı olmuştur. Kutülamara’da İngiliz kuvvetleri Türkler tarafından sarılmış, fakat Enver Paşa, Almanların isteğine uyarak İran’ı, Rus kuvvetlerinden temizlemeye karar verdiği için İngilizler üzerine taarruz devam etmemiş, bunun üzerine İngilizler karşı saldırıya geçerek Mart l917’de Bağdad’a girmişlerdir.
Kanal cephesinde çöl şartlarına iyi hazırlanmamış olan ordumuz iki taarruz teşebbüsünde de başarısız oldu. İngilizler, l9l6 yılı sonunda Sinâ yarımadasını ele geçirerek Suriye sınırlarına dayandı. l917 yılında İngilizler Gazze’deki Türk savunmasını kırarak önce Gazze’ye, ardından Aralık ayında Kudüs’e girdiler. Kudüs’ün işgâli maalesef müttefiklerimiz olan Almanya ve Avusturya’da günlerce süren sevinçle karşılanmıştır.
Hicâz ve Yemen’de çarpışan birliklerimiz bir yandan İngilizlerle savaşırken diğer yandan Mekke Emîri Şerif Hüseyin’le uğraştı.
Suriye ve Filistin cephesinde başarılı mücâdeleler yapıldı. Ancak ordu merkezi Adana’ya kadar kademe - kademe çekilmek zorunda kaldı.
- Batı Cephesi: Bu cephede Osmanlı birlikleri Galiçya, Romanya ve Makedonya’da savaştı.
Rusların, Karadeniz kıyılarına asker çıkarması üzerine içlerinde Çanakkale’de savaşmış kahramanlarımızın da bulunduğu Türk birlikleri, Bulgarların yardımına koşarak, Galiçya’da başarılı mücâdeleler yaptı.
Makedonya’ya Sırpları desteklemek için gelen Fransız birliklerine karşı Bulgarlara yardım için giden Türk birlikleri Serez’de ve Romanya’nın savaşa katılması üzerine de Dobruca, Bükreş ve Tuna’da savaştı.
Bu cephe mücâdeleleri Rusların, Karadeniz kıyılarına asker çıkararak Balkanlar yoluyla Akdeniz’e inmesini önlemek için yapılmıştı. Aksi halde Çanakkale’deki mücâdelemiz boşa gidecekti.
-Çanakkale Cephesi: Osmanlı Devleti ve İtilâf devletleri açısından I. Dünya Savaşı denildiğinde herhalde ilk akla gelen Çanakkale’dir. İtilâf devletleri daha Osmanlı Devleti savaşa girmeden önce Boğazları hedef almışlardır. Osmanlı Devleti savaşa katıldıktan sonra ise Boğazların ele geçirilme plânı daha ciddiyetle ele alınmıştır. İtilâf devletlerine göre Çanakkale girişiminin üç hedefi vardır;
1. Boğazlar ve İstanbul kendi ellerine geçtiği takdirde Osmanlı Devleti ve müttefiklerinin açtığı bütün cepheler tasfiye edilmiş olacaktı.
2. Boğazlar ele geçirilirse Rusya ile yakın temas sağlanarak, Rusya’ya silâh ve malzeme sevkına karşılık Rusya’dan da buğday alınmış olurdu.
3. Müttefiklerin, Boğazlara yerleşmeleri ve Osmanlı Devleti’nin savaştan çekilmesi savaşa katılmamış Balkan devletlerini etkiler ve Merkezî (Mihver) devletleri safında savaşa katılamazlardı.
Çanakkale cephesi savaşları deniz ve kara savaşları olmak üzere ikiye ayrılır. Deniz savaşlarında sıcak ortam Osmanlı Devleti’nin resmen savaşa girmesinden önce başlamış Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle de kızışmıştır. İtilâf donanması l9 Şubat’tan itibaren dış denizden Boğazın iki yakasındaki Türk tabyalarını bombardımana başlamış ve l8 Mart’a kadar bombardıman devam etmiştir. l8 Mart’ta İtilâf donanması Boğazı geçmek istemiş ve ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Çanakkale’yi denizden geçemeyen İtilâf devletleri Nisan l9l5’den itibaren önce Gelibolu yarımadasının Güney kıyılarına çıkarma yapmışlar, bu başarılı olamayınca Ağustos ayında Yarımadanın Batı sahillerine yönelmiştir. Burada Çanakkale savaşlarının en çetin muharebeleri cereyan etti. Bu savaşlarda Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal bir yıldız gibi parladı.
Çanakkale, Türk kahramanlığının, vatan severliğinin ve insan sevgisinin doruk noktasına ulaştığı yerdir. Çanakkale, Türk’ün ölüm kalım mücâdelesi verdiği, insan olarak kendilerinin de yaşamaya hakkı olduğunu bütün dünyaya duyurduğu yerdir. Çanakkale Türk’ün dünya siyâsetinin akışını değiştirdiği yerdir.
Çanakkale ‘Üzerinde Güneş Batmayan İngiliz İmparatorluğu’nun sonunun başlangıcıdır. Çanakkale, İngiliz’in de yenilebileceğinin sömürge milletlere gösterildiği yerdir.
Çanakkale savaşları sonunda;
-İngiltere, Rusya’ya yardım götüremedi. -Ekonomik güçlük içerisine giren Rusya’da ihtilâl çıktı ve Rusya savaştan çekildi. -İngilizlerin Orta Doğu projeleri aksadı. -İttifak devletleri Bulgaristan’ı yanlarına aldı. -İttifak devletlerinin morali yükseldi. -Türkler Boğazları ve İstanbul’u kurtarmakla Türkiye’deki varlıklarına inebilecek en büyük tehdidi uzaklaştırdılar. -Savaş üç yıl daha uzadı.
Savaşın Sona Ermesi: İttifak devletleri başarılı mücâdeleler yapmış olmalarına rağmen denizlerde üstünlüğün İtilâf devletlerinde olması, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesi ile güçler dengesi değişti ve İttifak devletleri Wilson prensiplerine güvenerek savaştan çekildi.
IV. HAFTA
MONDROS MÜTAREKESİ
Osmanlı Devleti, müttefiklerinin savaştan çekilmesi üzerine Wilson prensiplerine güvenerek barış istemek zorunda kaldı. Osmanlı Devleti, Mondros koyunda Çanakkale savaşlarında yaraladığımız İngiliz Agamemnon zırhlısında dört gün süren müzakereler sonunda İngiliz Amiral Calthrope’nin dikte ettirdiği şartları kabul ederek anlaşmayı imzaladı (30 Ekim l9l8). Anlaşma 25 maddeden oluşmaktadır. Maddeleri egemenlik haklarını kısıtlayan maddeler, askerî hükümler ve ekonomik hükümler olmak üzere üç grupta toplayabiliriz;
-. Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını kısıtlayan maddeler:
1.Madde - Boğazlar açılacak, serbest geçiş için Çanakkale ve Karadeniz istihkâmları İtilâf devletleri tarafından işgâl edilecektir.
7. Madde - İtilâf devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durumun çıkması halinde, herhangi bir stratejik noktayı işgâl hakkına sahip olacaklardır.
24.Madde- Vilâyât-ı Sitte’de (Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbekir, Sivas) bir karışıklık çıkması halinde, İtilâf devletleri bu vilâyetlerin herhangi bir kısmını işgâl hakkına sahip bulunacaklardır.
-. Askerî hükümler:
5. Madde- Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli görülen kuvvetlerin dışında Osmanlı ordusu hemen terhis edilecek.
4. Madde- İtilâf devletlerine ait savaş esirleri ile Ermeni esir ve tutuklular İstanbul’da toplanacak ve kayıtsız şartsız teslim olunacaktır.
11. Madde- İran’ın içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri en kısa zamanda savaştan sonraki sınırın gerisine alınacaktır.
-. Ekonomik Hükümler:
9. Madde- Osmanlı tersane ve limanlarında İtilâf devletleri gemilerinin tamiri için kolaylık gösterilecektir.
14.Madde- Ülkenin ihtiyacı sağlandıktan sonra İtilâf devletlerine kömür, mazot ve yağ maddeleri sağlanacak, bu maddelerin hiçbiri ihraç edilmeyecektir.
15.Madde-Bütün demiryolları İtilâf devletlerinin kolluk kuvvetleri tarafından kontrol altına alınacak.
İtilâf devletleri 7. maddeyi bahane ederek savaşla alamadıkları ve gizli anlaşmalarla paylaştıkları Türk topraklarını işgâle başladı.
1.Mütareke Bahanesiyle Yapılan İşgâller:
Anlaşmanın mürekkebi kurumadan İtilâf devletleri kendi aralarında gizli anlaşmalarla paylaşmış oldukları yerleri işgâle başladılar.
İngilizler; Boğazlar, Çanakkale, Musul, Batum, Antep, Konya, Maraş, Bilecik, Samsun, Merzifon, Urfa ve Kars’ı, Fransızlar; Doğu Trakya, Dörtyol, Mersin, Adana ve Afyon’u, İtalyanlar; Antalya, Kuşadası, Bodrum, Fethiye ve Marmaris’i işgâl ile birlikte Konya ve Akşehir’e de asker yolladılar.
Bütün bunların yanında Amiral Calthrope’nin Rauf Bey’e Yunanlıların Osmanlı topraklarına sokulmayacağı yolundaki mektubuna rağmen Yunanlılar, İzmir’deki Rumları koruma bahanesiyle İtilâf devletlerinin temsilcisi sıfatıyla İzmir’i işgâl ettiler.
Ermeniler kurdukları alaylarla Doğu Anadolu’da yayılmaya ve Müslümanlara zulüm ve baskıya başladılar. Güneyde Fransızların işgâl ettiği topraklara Fransızlarla birlikte Ermeni milisleri de geldi.
2.Mondros Ateşkes Anlaşmasının Değerlendirilmesi
a-Avrupa devletleri açısından; Anlaşma ile İtilâf devletleri, Türkler üzerindeki tarihî emellerini simgeleyen “Şark Meselesi”ni gerçekleştirme fırsatı yakaladıklarını zannettiler. Onlara göre Mondros, Şark Meselesi’nin çözümü için sondan atılan ikinci adımdır. Son adım ise Sevr olacaktır.
b-İçimizdeki azınlıklar açısından; Asırlarca içimizde barış içinde yaşamış Ermeniler ve Rumlar,Türk topraklarındaki tarihî emellerini gerçekleştirme fırsatı yakaladılar.
c-Türkler açısından; Mondros bahanesiyle haksız olarak yapılan işgâller ve işgâl bölgelerinde Türklere yapılan zulüm ve yıldırma hareketleri Türk Millî Mücâdelesinin daha işgâlciler yerleşemeden başlamasına sebep oldu. Bu durum işgâlcilerin yurttan atılmasını kolaylaştırdı. Dahası Mondros, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına sebep olmakla beraber genç Türk Devleti’nin kurulmasına zemin hazırladı.
d-Dünya açısından; Çanakkale’de başlayan Avrupalıların da yenilebileceği düşüncesi Türk Millî Mücâdelesi ile perçinlendi. Sömürge altındaki milletlerin uyanışına sebep oldu.
3.Mondros ve İşgâller Karşısında Tutum
a- İstanbul’un Tutumu:
Padişah, memnuniyetsizliğini göstermek için anlaşmayı imzalayan delegeleri önce kabul etmedi. Daha sonra yayınladığı bildiride işgâl kuvvetlerinin Türk misafirperverliğine yakışır biçimde karşılanmasını istedi.
Metni, Meclis-i Mebûsan tartışmalardan sonra kabul etti. Hükûmet meseleyi müzakere yolu ile çözmeyi umuyordu.
İzmir’in işgâli İstanbul’un korkaklığını açık bir şekilde ortaya koydu. İzmir’in işgâl edileceğini bildirerek hükûmeti uyarmak isteyen telgraf memuru tutuklandı.
Veliahd Abdülmecid Efendi’nin önerisi ile toplanan Şûrâ-yı Saltanat’da İzmir’in işgâlinin Wilson prensiplerine aykırı olduğu belirtildi, fakat bir karar alamadan dağıldı.
b. Mustafa Kemal Paşa’nın Tutumu:
Mustafa Kemal Paşa, zaten Türk Milletini bu duruma düşüren I. Dünya Savaşına girişimizi onaylamamıştı fakat, savaşta kendisine verilen görevleri hakkıyla yerine getirdi.
Çanakkale’deki başarılarından sonra gönderildiği Doğu cephesinde Rusları durdurdu. Hükûmet merkezine gönderdiği raporlardaki fikirleri onaylanmayınca İstanbul’a geldi. Burada bulunduğu sırada Veliahd Vahdeddin’in yaveri olarak Almanya gezisine gitti. Almanya’nın savaştaki durumunu gördü. Vahdeddin, padişah olunca tekrar ordudaki görevine başladı ve Haleb’de düşmanı durdurmayı başardı.
Anlaşma imzalandığında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na atandı. Mustafa Kemal, merkeze gönderdiği telgraflarda; işgâllerin niteliğini soruyor, İskenderun’un denizden çıkarma yapma suretiyle işgâlinin anlaşmaya aykırı olduğunu belirtiyor ve işgâl girişimine karşı koyacağını kesinlikle bildiriyordu. Mustafa Kemal ile hükûmet merkezi arasındaki gerginlik 7. Ordu ve Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nın lağvı ile çözümlendi.
Mustafa Kemal işgâlcilere karşı İstanbul’un bir şey yapamayacağını daha Adana’da iken gördü. Fakat İstanbul’a geçip sağduyu sahibi milliyetperverleri hareketlendirmek gerektiği düşüncesi ile İstanbul’a geldi. Şişli’deki evinde arkadaşları ile görüşerek mücâdele esaslarını tespit etti. Karar “Türk Milletini işgâlcilere karşı teşkilatlandırmak için Anadolu’ya geçmek gerektiği” yolunda idi.
c. Türk Milletinin Tutumu
Türk Milleti öncelikle kendisinin bu topraklarda yaşama hakkını, kurduğu millî örgütlerle savunma yoluna gitti. Bunlar, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleri ile değişik adlar altında kurulmuş mahallî millî teşkilatlardı. Bunların adları aynı olmasına rağmen, aralarında organik bir bağ yoktu. Bunlar, işgâllerin kanunsuzluğunu ilgili devletlere ve dünya kamuoyuna duyurmayı hedefliyorlardı.
Ama İzmir’in işgâli bu cemiyetlere de hakkın ancak güçte olduğunu ve Kuva-yı Millîye teşkilâtlanmasının gereğini gösterdi. Mustafa Kemal, çekirdek halinde ve dağınık bu cemiyetleri önce tamimler sonra kongreler yolu ile teşkilâtlandırdı.
d. Türk Vatanında Mondros Yanlısı Tutum
1. Azınlık Faaliyetleri:
Anlaşma topraklarımızda tarihî emelleri olan azınlıklar için de bir fırsat olmuştu. Azınlıklar işgâlcilerle birleşip onlara yardımcı oldu. Kurdukları örgütlerle bir kısmı bağımsız bir devlet kurmaya çalışırken, Rumlar da Yunan işgâlini kolaylaştırmaya yönelik faaliyette bulundu.
Yüzyıllardan beri Osmanlı topraklarında Yunan menfaatlerini temsil eden Rum Patrikhânesi bu etkinliklerin merkezi oldu. Bu amaçla çalışan örgütler; Yunan Komitesi, Trakya Komitesi, Mavri Mira Derneği, Göçmenler Komisyonu idi. Ayrıca Etnik-i Eterya, Karadeniz’deki Rumları teşkilatlandırarak Pontus devleti kurmayı amaçlıyordu.
Ermeniler, öteden beri Türk milletini bulundukları topraklarda bölgede emelleri olan devletlerin de desteği ile katletme ve yıldırma hareketine girişmişlerdi. Mondros da onlar için bir fırsat oldu. Doğu Anadolu’da çoğunlukta olduklarını ileri sürerek bir devlet kurmak için İtilâf devletlerinden destek istediler. Ancak Amerikalı General Harbord başkanlığındaki bir heyet hazırladığı raporda Ermenilerin hiçbir bölgede çoğunlukta olmadıklarını bildirmesine rağmen, Batının Ermenilere desteği sona ermedi. Her fırsatta Türk milletini zora sokmak için anlaşmalara madde koydurdular.
Ermeniler ayrıca işgâl bölgelerinde işgâl kuvvetlerinin taşeronu olarak hareket etti. Özellikle Fransız işgâl bölgelerinde ‘İntikam Alayları’ kurarak Türk milletine zulüm ve işkence yapmaya başladılar.
2. İşgâlci Unsurların Faaliyetleri
İşgâl kuvvetleri işgâllerini kolaylıkla gerçekleştirebilmek ve kendilerine karşı mukavemet gösterilmesini engellemek için İstanbul hükûmetini baskı altına aldı. Bunun yanında kurdurdukları cemiyetler aracılığı ile de emellerini gerçekleştirmeye çalıştılar. Özellikle İngilizler sömürgelerinde uyguladıkları yerli unsurları kullanma metotlarını ülkemizde de uyguladı. İngiliz Muhipler Cemiyeti, Hilâfeti destekler görünerek uyanan milliyetçilik bilincini yok etmeye çalışıyordu. Bu cemiyet aracılığı ile İngilizler, Müslüman halkın dinî duygularla devletine bağlılığını da kullandılar. İstanbul’a hazırlattıkları fetvalar İngiliz ve Yunan uçakları ile Anadolu’ya dağıtıldı.
3. Yerli Unsurların Faaliyetleri
Ülkemizde Mondros sonrası ortaya çıkan durumu kullanan ideolojik ve etnik amaçlı örgütler de ortaya çıktı. Teali-i İslâm Cemiyeti İstanbul’daki bazı müderrisler tarafından kuruldu. Osmanlı Devleti’nin dinî esaslara bağlı kalınarak kurtarılabileceğini, Saltanat ve Hilâfetin güçlendirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürtleri ayrı bir kavim sayıyor, İngilizlerin desteği ile bir devlet kurmak istiyordu. Bunların yanında manda yolunu seçenlerce kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti gibi cemiyetler de kuruldu. Bunların büyük bir kısmı Millî Mücâdele ümit vermeye başlayınca millî harekete katıldı.
V.HAFTA
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve TÜRK MİLLETİNİ TEŞKİLATLANDIRMASI
1.Mustafa Kemal Atatürk
a- Atatürk’ün Kişiliği
Atatürk’ün kişiliği çeşitli yönlerden ve bakış açılarından incelenmiştir. Bunların içinde ters değerlendirme yapanlar da olmuştur. Ama bütün yazarların üzerinde birleştiği bir husus Atatürk’ün dâhi olduğudur.
Bir insanın yetenekleri çevresindekilerden biraz daha üstünse toplumsal olayları değerlendirecek durumdadır. Bireyleri toplumun genelinden çıkan kurallar ve anlayış biçimleri etkilemektedir. Dâhi dediğimiz insanlar kendi alanlarında toplumun bütünüyle üstüne çıkabilir ve onu biçimlendirebilirler. Yine de dâhiyi ortaya çıkarabilecek bir toplum olması gerekir.
Atatürk, Osmanlı Devleti’nin çağdaşlaşma atılımları içinde yeni tarzda açılan okullarda yetişti. Atatürk, çocukluğunda okula değil de annesinin isteği üzerine mahalle mektebine gitseydi ortaya çıkabilecek miydi?
Dâhiler toplumsal ortamı değiştirebilecek çok çeşitli özelliklere sahiptir. Dehâları tek alanla sınırlı değildir. Atatürk’ün hep başarılarla geçen zahmetli bir askerlik hayatı, devlet kuruculuğu inkılâpçılık dehâsı belli başlı alanlardır.
Atatürk’te şu kişilik özellikleri ve nitelikleri vardır:
1. Olayları değerlendirmede olağanüstü başarılıdır. 2. Zorluklar karşısında yılgınlığa kapılmaz. 3. Gerçekleri arama ve bulma aşkıyla doludur. Çok okur, cephede bile okur. 4. Okuma aşkı onu yazar yapmıştır. Dördü telif, ikisi çeviri altı eseri vardır. 5. Nutuk’u görkemli bir tarih ve siyâset eseridir. 6. Dilde sadeleştirme akımı başlayınca pek çok terimin Türkçe karşılığını kendisi buldu. 7. Önemli siyâsî gelişmeler karşısında ünlü gazetecilere makaleler yazdırdı. 8. Tarihi çok iyi biliyordu. Siyasetteki başarılarının altında tarihi iyi değerlendirmesi de yatmaktadır. 9. Herkesin düşüncesine değer verirdi. 10. Hoşgörülü idi.
b- Atatürk’ün Görevleri
Millî Mücâdeleye kadar yaptığı vazifeler:
-Hareket Ordusunda Mustafa Kemal ilk kuvvetin Kurmay Başkanlığını yaptı. -Osmanlı - İtalyan Harbinde Derne Komutanlığı yaptı. -Akdeniz Boğazı Mürettep Kuvveti Kurmay Başkanlığına ardından Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına atandı -Sofya Ataşe militerliği (Ekim l9l3/Ocak l9l5) yaptı.
Mustafa Kemal Çanakkale’de;
- l9. Tümen Komutanı; Eceabad Komutanlığı adı altında Ecelimanı ile Seddülbahir ve Morto limanı kıyı hattının savunulması görevini aldı. - l8 Mart taarruzunda Müstahkem Mevkii Komutanı Tümgeneral Cevat Çobanlı ile birlikte Seddülbahir kıyı bölgesini korumak için tertip aldı. - 25 Nisan l9l5’deki ilk düşman çıkarmasından önce 23 Nisan’da birliklerini muharebeye hazırlamak için tatbikat yaptırdı. - Arıburnu Grubu Komutanlığı yaptı. - Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal; Conkbayırı Taarruzu, Burada Sağ göğsünden yara aldı.
Çanakkale Sonrası I. Dünya Savaşında;
- Edirne’de l6. Kolordu Komutanı (Ağustos l9l5 sonları) Bu kolordu Çanakkale savaşlarından sonra Mart 1916’da Diyarbakır’a nakledildi. Rusların ilerleyişini Muş ve Bitlis’de durdurdu. - Buradaki başarılarından sonra Mart l9l7’de 2. Ordu Komutanlığı’na atandı. Albay İsmet Paşa ile işbirliği yaptı. - 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal; Suriye ve Irak cephelerinin İngilizlerin ileri harekatı yüzünden önem kazanması üzerine 7. Ordu ve Yıldırım Orduları Grubu oluşturuldu. Ordunun amacı Bağdad’ı almaktı. - Ateşkes ve Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal.
c- Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı
Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçmeyi tasarladığı sırada Karadeniz’deki Rum çetelerinin Müslüman halka saldırısını önlemek için Hükûmet, Mustafa Kemal Paşayı olağanüstü yetkilerle 9. Ordu Müfettişliğine tâyin etti.
Bu görev için Mustafa Kemal Paşayı hükûmetin tercih sebepleri;
1. Mustafa Kemal dürüst ve güvenilir bir kişiliğe sahipti. 2. Mustafa Kemal iyi bir askerdi.Çanakkale’deki askerî başarıları ile Türk Milletinin güvenini, dünyanın takdirini kazanmıştı. 3. Mustafa Kemal, siyâsetten uzak durmaktaydı. Türk Milletini I. Dünya Savaşına sürükleyen İttihat ve Terakki Partisi ile ilişiğini ordunun siyâsete girmemesi gerektiği düşüncesi ile Balkan Savaşları sırasında kesmişti. 4. Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına girmesini onaylamamış ve devleti savaşa sürükleyen İttihat ve Terakki politikasını benimsememiş olması ile İngilizlerin tepki göstereceği bir komutan değildi. 5. Almanya gezisinde Padişahın yaverliğini yapmış olması dolayısıyla Padişahın yakından tanıdığı bir isimdi.
Mustafa Kemal, İzmir’in işgâlinin ertesi günü l6 Mayıs l9l9’da Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan hareket etti. Hareketinden önce İtalyan işgâl kuvvetleri görevlilerinin vapurda arama yapması karşısında şu tarihî sözleri söyler:
“Ahmaklar, biz kaçak eşya veya silâh götürmüyoruz. Azim ve iman götürüyoruz. Bunlar bir milletin bağımsızlık aşkını ve mücâdele azmini takdir edemezler, bütün güvendikleri maddî kuvvettir.” der.
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkış tarihi Millî Mücâdelenin fiilen başladığı tarihtir. Bu çerçevede millî mücâdeleyi;
- Müdafaa-i Hukuk dönemi, - Kuva-yı Millîye dönemi, - Düzenli Ordu Dönemi, - Barış anlaşmaları dönemi
olmak üzere gruplandırabiliriz. 2. Atatürk’ün Türk Milletini Teşkilatlandırması
a-. Havza Genelgesi (28 Mayıs l9l9)
Mustafa Kemal, Samsun’da atandığı görevi gereği tedbir aldıktan sonra Havza’ya geçti. Burada yayınladığı bildiride İzmir’in işgâlinin bütün yurtta mitinglerle protesto edilmesini istedi. Bunun üzerine bütün yurtta İzmir’in işgâlini kınayan mitingler yapıldı.
b. Amasya Genelgesi (22 Haziran l9l9)
Mustafa Kemal’in faaliyetleri İngilizlerin dikkatini çekmesi üzerine takipten kurtulmak için İngiliz işgâlinin uzanmadığı Amasya’ya geçti. Havza’ya çağırdığı arkadaşları Ali Fuad (Cebesoy) Paşa, Rauf (Orbay) Paşa, Refet (Bele) Paşa da Amasya’ya geldi ve şu kararlar alındı:
1. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir. Merkezi Hükûmet İtilâf devletlerinin etki ve kontrolü altında bulunduğundan üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yapamamaktadır.
2. Milletin bağımsızlığını yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.
3. Milletin bugünkü durumunu tespit ve haklı sesini dünyaya duyurmak için her türlü etki ve kontrolden uzak millî bir kurulun varlığı şarttır.
4. Bunun için Anadolu’nun en güven verici yeri olan Sivas’da millî bir kongrenin acele olarak toplanması kararlaştırılmıştır. Müdafaa-i Hukuk, Reddi İlhak ve Belediyeler tarafından her ilden üç temsilci seçilip gönderilecektir.
5. 10 Temmuzda Erzurum’da toplanacak kongreye katılacak delegeler de Sivas’a gelecektir.
6. Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak derneklerinin verecekleri telgraflara konan yasağın kaldırılması için gösteriler yapılacaktır.
7. Askerî ve millî örgütler hiç bir biçimde lağvedilmeyecek, komuta devredilmeyecektir. Komutanlar işgâl eylemlerini derhal birliklerine haber verecek, silah, cephâne ve diğer araçlar hiç bir şekilde elden çıkarılmayacaktır.
Bu maddeleri Rauf ve Refet Beylerin kısa bir tereddütten sonra imzalamalarına karşılık Ali Fuat Paşa hemen imzalamıştır. Metin, Erzurum’da bulunan Kâzım Karabekir ve Konya’da bulunan Cemâl Paşa’nın da onayından sonra yayınlandı.
Amasya Kararlarının Önemi:
1. Bu tamim millî egemenliğe dayalı yeni Türk Devleti’nin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. 2. Amasya tamimi Millî Mücâdelenin gaye ve programını ve dahi başladığını gösteren bir belgedir. 3. Tamimle, İstanbul’un Anadolu’ya tâbi olacağı belirtilmiştir.
Mustafa Kemal’in bu faaliyetleri, İstanbul hükûmeti üzerinde İngiltere’nin baskısının artmasına yol açtı. Fakat Mustafa Kemal, İstanbul’dan gelen emirleri dinlemeyerek Erzurum’a gitti.
c. Erzurum Kongresi
Doğu Anadolu’nun Ermenilere verilmesini engellemek için Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti ile Karadeniz’de faaliyet gösteren Rumların Pontus devleti kurma çabalarına karşı Türk milletini teşkilatlandırmak için Erzurum’da bir kongre toplanması kararlaştırıldı. Mustafa Kemal Paşa, bu kongreye davet edildi. Kongrenin Erzurum’da yapılma sebepleri;
1. Erzurum’un kurulmak istenen Pontus devleti ile Ermenilerin hak iddia ettikleri ortak bir bölge oluşu, 2. Erzurum’un galip devletlerin en son yetişebileceği bir bölge oluşu, 3. Memleketin diğer bölgelerindeki orduların büyük bir kısmının terhis edilmiş olmasına rağmen Kâzım Karabekir Paşanın, açık Ermeni tehlikesine karşı ordusunu muhafaza etmiş olması idi.
Mustafa Kemal Paşa üzerinde İstanbul hükûmetinin baskılarının artması üzerine Erzurum’a gelişinden 5 gün sonra askerlik görevinden istifa etti. Mustafa Kemal’e bu en zor anında Kâzım Karabekir “Bütün ordularımla emrinizdeyim paşam” diyerek destek vermiş ve Mustafa Kemal Paşayı Erzurum delegesi sıfatıyla kongreye aldırmış ve başkan seçtirmiştir.
Kongre Kararları:
1. Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiç bir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.
2.Her çeşit yabancı işgâl ve müdahalesine karşı millet, birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.
3. Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul hükûmeti muktedir olmadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu’da geçici bir hükûmet kurulacaktır.
4. Kuva-yı millîyeyi âmil ve irade-i millîyeyi hakim kılmak esastır.
5. Hıristiyan azınlıklara siyâsî hâkimiyet ve dengemizi bozan imtiyazlar verilemez.
6. Manda ve himaye kabul olunamaz.
7. Millî Meclis’in derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.
8. Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder.
Erzurum Kongresinin Önemi:
1. Millî Mücâdele her şeyden önce dış dünyaya, istilâcılara yönelmiş bir hareket olduğu içindir ki bu mücâdelenin teşkilatlanmasında ilk büyük adım olan Erzurum kongresi kararları da Sivas kongresinden farklı olarak esas itibariyle dışarıya, bütün dünyaya hitap etmiştir.
2. Memleketin bütününü ilgilendiren bu kararlarla kongre mahallî bir kongre olmaktan çıkmış kendisinden sonraki bütün olaylara temel teşkil etmiştir.
3. Sivas kongresi kararları bu kongre kararlarına dayanır. 4. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanış ve açılış gerekçesi bu kararlardır. 5. Mudanya ve Lozan’da savunulan bağımsızlık ruhu ilhamını Erzurum’dan alır. 6. “ Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder. ” cümlesiyle ‘ Atatürk İnkılâpları ’ nın ilk kıvılcımları Erzurum Kongresinde parıldar. 7. Erzurum kongresinde kabul edilen tüzük ve yayınlanan bildiri gereği bugünden itibaren millet adına söz sahibi olan “HEYET-İ TEMSÎLİYYE DÖNEMİ” başlamıştır.
d. Sivas Kongresi
Sivas Kongresi’nin toplanması Amasya’da kararlarlaştırılmıştı. Mustafa Kemal Erzurum’dan Sivas’a geldi.
Kongre İçin Sivas’ın Tercih Sebepleri:
1. Şehir, Anadolu’nun ortasında ve işgâle uğramamıştı. 2. Ulaşım bakımından Anadolu yollarının birleştiği kavşak durumunda idi. 3. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi iyi teşkilatlanmıştı. 4. Erzurum’ da Kâzım Karabekir gibi Sivas’ ta da III. Kolordu Komutanı Albay Selahaddin Bey Millî Mücâdeleyi desteklemekteydi.
Kongreye Batı ve Orta Anadolu’dan seçilip gönderilen üyelerle Erzurum Kongresi Heyet-i Temsîliyyesi, Doğu illerini temsilen geldikleri için kongre millî bir kongredir. Mustafa Kemal, burada da başkanlığa seçildi.
Karar metni öz olarak Erzurum Kongresi metnidir. Bazı maddeler aynen kabul edilmiş bazıları millî bir kongre olduğu için “Doğu illeri, Trabzon ve Canik Sancağı” yerine “Millî Sınırlar İçinde” ifadesi kullanılmıştır.
Kongrenin esas amacı Millî Mücâdele yolunda millî birliği sağlamak olduğu için “Millî vicdandan doğan cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.”
Sivas’da seçilen Heyet-i Temsîliyye; -Erzurum Kongresi’nde belirtildiği gibi- geçici hükûmetmiş gibi Büyük Millet Meclisi açılıp hükûmet kuruluncaya kadar görev yapacaktır.
Sivas Kongresinin Önemi;
Erzurum kongresinde belirtilen hususların yanında Sivas Kongresi;
-Millî Mücâdelenin başında Türkiye’nin geleceğini çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir kongredir.
-Mustafa Kemal’in esas amacı her iki kongrede belirtildiği gibi meclisi toplamak ve kuracağı hükûmet ile Millî Mücâdeleyi bir merkezden yönetmekti. Bunun için Mustafa Kemal “HEYET-İ TEMSÎLİYYE BAŞKANI” sıfatı ile millî teşkilâtın kuvvetlenmesi için çalıştı.
-Bundan sonra millî bütünlüğü sağlamak için ilk işi Millî Mücâdeleye destek olmaktan öte Millî Mücâdeleyi boğmaya çalışan Damat Ferid Hükûmetini protesto ederek İstanbul’da Millî Mücâdele yanlısı hükûmet kurdurup Meclis-i Mebûsanı toplamak oldu.
VI.HAFTA
MİSÂK-I MİLLÎ
Damat Ferid, Millî Mücâdelecilere karşı olan düşmanlığını sürdürerek adeta İngilizlerin bir maşası gibi hareket ediyordu. Elazığ Valisi Ali Galib’in, Sivas kongresini basma girişimi sonuçsuz kalmıştı. Fakat Damat Ferid, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına karşı suçlamalara devam etmişti. Kuva-yı millîyeciler durumdan Padişahı bilgilendirme yoluna gittiler ve adaletli bir hükûmet kurulmadıkça İstanbul hükûmeti ile ilişki kurulmayacağını açıklamışlardı.
Mustafa Kemal, ortaya çıkan otorite boşluğunu kullanarak Anadolu’da sivil ve askerî yönetimi Heyet-i Temsîliyye’ye bağlamaya başladı. İstanbul hükûmetini protesto olumlu sonuç verdi ve Padişah Ferid Paşa ile çalışamayacağını anladı ve hükûmeti kurma görevini Ali Rıza Paşa’ya verdi. Mustafa Kemal, kongreler kararlarına saygılı olmak şartıyla yeni hükûmeti destekleyeceğini bildirdi.
1 - Amasya Mülâkatı:
Yeni kurulan İstanbul hükûmeti ile iyi ilişkiler hemen başladı. Ali Rıza Paşa’nın isteği üzerine Amasya’da bir görüşme yapılması kararlaştırıldı. İstanbul hükûmeti Salih Paşa’yı görevlendirdi. Heyet-i Temsîliyye başkanı sıfatı ile Mustafa Kemal, arkadaşları Bekir Sami ve Rauf Beylerle görüşmeye geldi. Sivas Kongresi esasları çerçevesinde görüşmeler yapıldı. Şu esaslar üzerinde anlaşıldı:
1. Türk vilâyetlerinin düşmana şu veya bu şekilde terk olunmaması, hiçbir himâye ve manda kabul edilmemesi, Türk vatanının bütünlüğünün ve istiklâlinin korunması,
2. Müslüman olmayan topluluklara Türk memleketlerinin siyâsî hâkimiyet ve sosyal dengesini bozacak biçimde imtiyazlar verilmemesi,
3. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin hukukî bir teşekkül olmak üzere İstanbul hükûmetince de tanınması,
4. İtilâf devletleri ile Osmanlı Devleti arasında barışın kurulması için toplanacak konferansa Heyet-i Temsîliyye tarafından da uygun görülen kimselerin gönderilmesi,
5. Meclis-i Mebûsanın İstanbul’da toplanmasının güvenlik bakımından uygun olmadığı,
Bu görüşme ile İstanbul Hükûmeti Heyet-i Temsîliyye’yi resmen tanımış olmaktan da öte Kongre kararlarını da esas olarak kabul etmişti. Kongrelerde özellikle üzerinde durulan husus Millet Meclisi’nin derhal toplanması idi. Bu görüşmelerde Meclis-i Mebûsan’ın toplanması kararlaştırılmıştı. Yalnız Osmanlı hükûmeti meclisin İstanbul dışında toplanmasını Kanûn-i Esâsi’ye aykırı bulduğundan kabul etmedi, Mustafa Kemal de ısrarcı olmadı.
2 - Heyet-i Temsîliyye’nin Ankara’ya Gelişi
Mustafa Kemal, Meclis-i Mebûsan’ın çalışmalarını yakından takip etmek için Heyet-i Temsîliyye merkezini Ankara’ya taşıdı. Heyet-i Temsîliyye’nin Ankara’yı seçme sebepleri:
1. Sivas, haberleşme ve ulaşım yönünden uygun değildi. Telgraf ve demiryolu hattı Ankara’ya kadar geliyordu. 2. Ankara, Anadolu’nun en merkezi yeri idi. Doğu-Batı, Kuzey-Güney kavşak noktasında idi. 3. Batı Anadolu’daki Yunan işgâli genişleme durumundaydı. Millî Mücâdelenin ağırlığını Batı cephesi oluşturacağın-dan burası ile Ankara’nın irtibatı daha kolaydı.
3 - Meclis-i Mebûsan’ın Toplanması ve Misâk-ı Millî’nin Kabulü
12 Ocak l920’de Meclis açıldı. Kısa sürede Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin gönderdiği üyeler söz sahibi oldu. Sivas Kongresi kararları millî bir hedef olarak ele alındı. 17 Şubat’da Meclis-i Mebûsan, Misâk-ı Millî’yi ilân etti:
1. Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim l9l8’de mütarekeyi imzaladığı tarihte düşman ordularının işgâli altında bulunan Arap memleketlerinin durumunun halkın serbestçe verecekleri oya göre belirlenmesi gereklidir. Bu mütareke hududu içinde, Türk-İslâm çoğunluğu bulunan kısımların tamamı, hiçbir şekilde ayrılma kabul etmez bir bütündür.
2. Halkın oyu ile Anavatan’a katılmış olan üç sancakta (Elviye-i Selase; Kars, Ardahan ve Batum) gerekirse halkın oyuna başvurulmasını kabul ederiz.
3. Türkiye barışına bırakılan Batı Trakya’nın hukuki durumunun tespiti de halkın tam bir hürlükle verecekleri oya uygun olmalıdır.
4. Hilâfet merkezi ve Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul şehriyle Marmara denizinin güvenliği her türlü zedelenmeden korunmuş olmalıdır. Bu esas kabul edilmek şartıyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması hususunda bizimle diğer bütün ilgili devletlerin birlikte verecekleri karar geçerlidir.
5. Azınlıkların hukuku, İtilâf devletleri ile bazı ortakları arasında kararlaştırılacak esaslar içerisinde ve komşu ülkelerdeki Müslümanların da aynı haklardan yararlanmaları şartıyla tarafımızdan sağlanacaktır.
6. Millî ve iktisadî gelişmemiz imkân dairesine girmek ve daha ileri ve düzenli bir şekilde iş görmeye muvaffak ola-bilmek için her devlet gibi bizim de gelişmemizin sağlanması sebeplerinin temininde istiklâl ve hürriyete sahip olmamız hayat ve bekâ(var olma) esasıdır. Bu sebeple siyâsî, adlî, mâlî gelişmemize engel olan kayıtlara karşıyız. Hissemize düşecek borçların ödenmesi şartları da bu esasa aykırı olmayacaktır.
Tamamen Türklerin seçtiği ve Türklerden oluşan Osmanlı Meclis-i Mebûsan’ı Misâk-ı Millî’yi kabul etmekle büyük bir tarihi görevi yerine getirdi. İtilâf devletleri millî iradenin Misâk-ı Millî biçiminde belirlenmekte olduğunu görünce İstanbul hükûmetine bir nota verdi. Notada Kuva-yı Millîye’yi destekleyen Harbiye Nazırı Cemâl Paşa ile Genel Kurmay Başkanı Cevat Paşanın tutumunu protesto ederek istifalarını istedi. Hükûmet baskılara rağmen Mustafa Kemal Paşa’nın görüşüne uygun olarak seferberlik hazırlığına başladı. İtilâf devletlerinin baskıları üzerine Ali Rıza Paşa hükûmeti istifa etti.
Çekilen Ali Rıza Paşa kabinesinin yerine Mustafa Kemal’in doğrudan doğruya Padişaha telgrafı ve vilâyetlerin de bu hususta diretmesi üzerine Damat Ferid Paşa’nın sadrazamlığı (şimdilik) önlenmiş ve Salih Paşa yeni hükûmeti kurmuştur.
4 - İstanbul’un İşgâli:
İtilâf devletleri Türkleri istedikleri barışa zorlamak için l6 Mart’da İstanbul’u işgâl etti. Şehzâdebaşı Karakolu basılarak uyuyan 6l asker üzerine ateş açıldı, 5 asker şehid oldu. Eski Harbiye Nazırı Cemâl Paşa giyinmesine bile fırsat verilmeden evinden alındı. Yeni Harbiye Nâzırı Fevzi Paşanın odasına giren İngiliz askerleri göğsüne süngü dayadılar. İstanbul’da sıkıyönetim ilân eden işgâl kuvvetleri işgâlin esaslarını açıkladılar;
1. İşgâl geçicidir. 2. İtilâf devletlerinin niyeti saltanat makamının nüfuzunu kırmak değil aksine olarak Osmanlı idaresinde kalacak memleketlerde nüfûzu kuvvetlendirmektir. 3. Taşralarda isyan çıktığı veya katliâm yapıldığı takdirde İstanbul Türklerden alınacaktır. 4. Herkesin saltanat makamı olan İstanbul’dan verilecek emirlere uyması gereklidir.
Arkasından İngilizler Meclisi de bastı. Salih Paşa kabinesi Kuva-yı Millîye’ye karşı başarısız görülerek istifa ettirildi ve İngilizlerin isteği üzerine tekrar Damat Ferid hükûmeti kurdu. Kendi ifadesine göre Damat Ferid’in isteği ve İngilizlerin ısrarı üzerine Kuva-yı Millîye aleyhine Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi bir fetva yayınladı. Bu fetvaya Damat Ferid’in hükûmet beyannâmesi ile Padişahın fermanı da eklenerek, üç metin Yunan ve İngiliz uçakları ile Anadolu’ya dağıtıldı.
İngilizler, Türkü Türk’e kırdırarak boğmayı düşünüyorlardı. Anadolu’da işgâl edilmemiş topraklarda fetvanın etkisi görüldü ve isyanlar çıktı. Bunun karşısında Heyet-i Temsîliyye, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi başkanlığında l50 müftünün imzaladığı karşı fetva yayınlandı.
11 Nisan l920 tarihli Şeyhülislâm fetvasında;
“İslâm memleketlerinde bazı kişiler anlaşarak padişahın yüksek buyrukları olmadan asker toplamakta, padişah ülkesinin köylerini ve şehirlerini tahrip etmekte baskı ve işkenceyle halkın malını almakta Padişaha itaatsızlık ederek devletin düzenini ve iç güvenliğini bozucu yayınlar yaparak, yalan söyleyerek halkı azdırmaktadır.” Dendikten sonra;
“Bu kötülükleri yapanlardan ülkeyi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak Allah’ın öldürünüz emri gereğince öldürmenin şeriata uygunluğu, âsilerle çarpışmanın dince gerekliliği ve halife askerlerinden âsilerin öldürdüklerinin şehid olacakları” fetvası verilmiştir.
Anadolu’da yaşayan Müslüman halk üzerinde bu fetvanın etkisi görüldü. Fakat halkın İstanbul’da işgâl kuvvetlerinin;
“Herkesin saltanat makamı olan İstanbul’dan verilecek emirlere uyması gereklidir” şeklindeki dayatmasından haberi yoktu. Birilerinin çıkıp millete bu fetvanın iç yüzünü anlatması gerekiyordu. Bu fetvaya karşılık l6 Nisan l920’de yayınlanan Ankara fetvasında ise;
“İslâm halifesinin ve Saltanatının merkezi olan İstanbul, İslâm düşmanlarınca işgâl edilmiş, İslâm askerlerinin silahları ellerinden alınmış, öldürülmüş, Sadarete ve Harbiye Nezareti’ne el konulmuş, sıkıyönetim mahkemeleri kurularak İngiliz yasaları uygulanmaya başlanmış, Hâlifenin yargılama yetkisine karışılmıştır. Hâlifenin isteğine aykırı olarak İzmir, Adana, Maraş, Ayıntap ve Urfa’ya düşman saldırarak Müslüman olmayanlarla birleşip Müslümanları katletmişlerdir.” dendikten sonra fetva kısmına geçilmekte ve
“Esir durumda bulunan İslâm halifesini kurtarmak için her türlü çabayı göstermenin Müslümanlara farz olduğu, Yasal hakları elinden alınmış halifeyi kurtarmak için her türlü çabayı göstermenin Müslümanlara farz olduğu, Düşmana karşı bu yolda açılan savaşta ölenlerin şehid oldukları, Bu savaşta düşman tarafını tutanların, İslâmlara karşı silah kullananların günahın en büyüğünü işledikleri ve en sonunda;
DÜŞMAN DEVLETLERİN ZORLAMASIYLA VE KANDIRMASIYLA GERÇEĞE AYKIRI ÇIKARILAN FETVALARIN ŞERİATÇA GEÇERLİ OLMAYACAĞI” belirtilmiş ve sağduyu sahibi Türk milleti aydın din adamlarının da desteği ile Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer almıştır.
5 - İstanbul’un İşgâline Tepkiler
İstanbul’un işgâli ile çıkan yeni durum karşısında Mustafa Kemal, İstanbul’u tamamen saf dışı etmek, Erzurum Kongresi’nde de belirtildiği gibi;
“İstanbul hükûmeti muktedir olmadığı takdirde gayeyi temin için Anadolu’da geçici bir hükûmet kurulacaktır.”
esası çerçevesinde Heyet-i Temsîliyye’yi geçici bir hükûmet gibi çalıştırarak Ankara’da yine kongrelerdeki:
“Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisinin derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır”
hükmünü gerçekleştirmek için harekete geçti. Mustafa Kemal, İstanbul’un işgâl edildiği ?gün ve Heyet-i Temsîliyye’nin Anadolu’da tek merci olduğunu belirtti. Arkasından çektiği telgraflarla Kolordulara ve Vâlilere alınacak önlemleri bildirdi, bu önlemler;
- İşgâlin İtilâf devletleri nezdinde telgrafla ve mitinglerle protesto edileceği, rehin olarak İngiliz kontrol subaylarının tutuklanacağı ve Hıristiyan halka dokunulmayacağı, - Yolların ve telgraf merkezlerinin kontrol edileceği, - Mücâdelenin kutsallığını herkese duyurmak için çalışılacağı ve huzuru bozanlar hakkında kanûni muamele yapıla-cağı gibi hususları içermekteydi.
Fiili önlem olarak İngilizlerin, Anadolu’ya kuvvet sevkını engellemek için Geyve Boğazı kapatıldı, Eskişehir’de bulunan İngiliz birlikleri üzerine kuvvet sevk edildi.
Mustafa Kemal, yabancı devlet temsilcilerine gönderilmek üzere hazırladığı protesto metnini Antalya’daki İtalyan Temsilciliği aracılığı ile bütün dünyaya duyurdu.
Bu metinde;
“....ilgili milletlerin şeref ve haysiyetiyle de bağdaşmayan bu davranış üzerinde yargıya varmayı, resmî Avrupa ve Amerika’nın değil, bilim, kültür ve uygarlık Avrupa ve Amerikası’nın vicdanına bırakmakla yetinir ve bu olaydan doğacak tarihî sorumluluğa son olarak bir daha dünyanın dikkatini çekeriz.”
denilerek İtilâf devletlerinin devlet adamlarının yaptığı bu insanlık dışı, medeniyet dışı davranışı, o devletlerin medenî, kültürlü, insancıl olduklarını iddia eden kendi kamuoylarına şikâyet etmektedir.
Metin iç politika açısından ilginç, dış politika malzemesi olamayacağını zannettiğimiz Mustafa Kemal’in şu sözleriyle son bulmaktadır;
“Davamızın TÖRE’ye uygunluğu ve kutsallığı bu güç zamanlarda Tanrı’ dan sonra en büyük desteğimizdir.”
Burada davamızın töreye uygunluğundan bahsetmekle Mustafa Kemal, Türk tarihini, kültürünü ve devlet geleneğini çok iyi bildiğini göstermektedir. Bu ifadelerle açıkça şu söylenmek isteniyor:
Bizi ve millî hareketimizi mevcut devlete ve düzene karşı bir isyan hareketi olarak göstermek istiyorlar. Dünyaya da bunu böyle ilân ederek İtilâf devletleri ve dünya kamuoyu nezdinde bizim mücâdelemizi kanunsuz bir eylem olarak gösteriyorlar. Aslında Türk devlet geleneğine uyarak biz Tanrı’ nın Türk milletini idâre etme, kollama ve koruma görevini beceremeyen insanlardan bu görevi yani “kut”u aldık. Bizim hareketimiz tarihî Türk devlet geleneğine uygundur.
VII. HAFTA
ARA İMTİHAN
VIII.HAFTA
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
İstanbul’un resmen işgâliyle Meclis-i Mebûsan’ın dağıtılması, Anadolu’daki halkın tehlikeyi daha yakından görmesine sebep olmuştur. Mustafa Kemal, Heyet-i Temsîliyye başkanı sıfatı ile meclisi Ankara’da toplama daveti yapmıştır. İstanbul’daki Meclis-i Mebûsan’dan Ankara’ya gelebilen üyelerin çağrılması yanında, yeniden seçim yapılması uygun görüldü.
1- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı Sırasındaki Durum;
İtilâf devletleri Boğazlar meselesi hariç diğer hususları aralarında görüşüp karara bağlamışlardı. Ancak Boğazlar üzerinde İngiltere’nin ısrarı Fransa ile İtalya’yı kaygılandırıyordu. Mustafa Kemal, İtilâf devletlerinin aralarındaki bu rekabeti iyi teşhis etmiş ve Millî Mücâdele boyunca da faydalanmıştır.
Ayrıca millî hareketin gelişmesi İtilâf devletlerini sıkıntıya sokuyordu. Onlara göre; Türkler büyük bir uysallıkla barışı kabul edecekti. Oysa şimdi önlerine bir de Ankara engeli çıkmakta idi. Nitekim kendi istekleri doğrultusunda İstanbul hükûmetine dayattıkları Sevr’i kabul ettirmişlerdi. Fakat Anadolu’da güç Millî Mücâdeleciler elinde olduğu için Ankara hükûmetine de anlaşmayı değişik diplomatik oyunlarla kabul ettirmeye çalışacaklardır.
Bu sıralarda Yunanlılara karşı devam eden millî hareket yayılmış ve başarı göstermeye başlamıştı. Bunun üzerine İngilizler, Milne hattı ile Türkleri durdurmaya çalışmışlardır. Yunanlılar ise Kasım l9l9’dan Sevr öncesine kadar bu hattın gerisinde kalmışlardır.
Güneyde ise Fransızların, Maraş’dan atılmaları işgâl devletlerine karşı, Türkiye’nin toprak vermesini gerektirici bir barışa karşı silahla direneceklerini gösteren açık ve inandırıcı işaretlerdendi.
Bunlardan başka Bolşevik ihtilâli sonrası Rusya’da görülen gelişmeler Türkiye’ye karşı tavrı belirleyen etkenler arasındaydı. Çünkü Bolşeviklerle temas halinde olan milletler ya Sovyet çemberine girmiş veya böyle bir harekete silahla karşı koymuşlardı. Türkiye bu iki tutumdan birini seçmek zorundaydı. Türkiye, Bolşeviklerin karşısına geçtiği takdirde galip devletler Sovyetlere karşı Türkleri desteklemek için bir yıldır işgâlleri altında tuttukları Türk topraklarından çekilmek durumundaydı. Böyle bir karar onlar için güç ve gereksizdi. Onlara göre yapılacak iş Türkleri tatmin etmekten çok, imhâ etmekti. Sevr bu yok etme plânının en ağır noktası idi. İşte “Türkiye Büyük Millet Meclisi” İtilâf devletleri tarafından bu coğrafyada tamamen yok edilme plânlarının yapıldığı bir sırada ortaya çıkmıştır.
2- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılması
Meclisin 22 Nisan’da açılmasına karar verilmişti. Ancak bu karardan vazgeçilerek 23 Nisan Cuma günü açılmasının uygun olacağı düşünüldü. Hedef, halkın desteğini kazanmak ve açılış sırasında mümkün olduğunca fazla kalabalık toplamaktı.
“Türkiye Büyük Millet Meclisi” Hacı Bayram Camiinde milletvekilleriyle birlikte kılınan Cuma namazından sonra açıldı. Meclisin açılış konuşmasını en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey yaptı.
Şerif Bey’den sonra ilk sözü Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa aldı ve Türk Milleti’nin takip edeceği siyâsetin esaslarını açıkladığı zamanın gerçeklerine uygun bir konuşma yaptı;
“Osmanlı Devleti’nin izlediği siyaset, millî olmadığı gibi aynı zamanda da belirsiz ve istikrarsız bir siyâsetti. Çeşitli milletleri ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu değişik milletleri eşit haklar ve şartlar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak parlak ve çekici bir görüştür ama aldatmacadır. Dahası hiçbir sınır tanımayarak dünyadaki bütün Türkleri bir devlet olarak birleştirmek ulaşılamayacak bir hedeftir. Bizim açıklık ve uygulanabilir gördüğümüz siyâsî metod millî siyâsettir. Millî siyâset demekle anlatmak istediğim millî sınırlar içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak varlığımızı koruyup millet ve ülkenin gerçek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde milleti uğraştırmamak ve zarara sokmamak, uygar evrenden uygar ve insanî muamele ve karşılıklı dostluk beklemektir.”
24 Nisan’da Mustafa Kemal, meclis başkanlığına seçildi. 25 Nisan’da da geçici hükûmet kuruldu.
3 - Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Nitelikleri
-Türkiye Büyük Millet Meclisi olağanüstü dönemde kurulmuş bir meclisdir. Üyeleri hem Osmanlı seçim sistemine hem de yeni ihtiyaçlara dayanan bir seçim metoduyla seçilmiştir. -Azınlık unsurları seçime katılmadığı için daha önceki Osmanlı parlamentolarının aksine millî bir nitelik taşır. -Geniş tabanlıdır, toplumun bütün kesimlerinden milletvekili seçilmiştir. -Meclisde her düşünceyi temsil eden bir görüntü vardır. Fesliler, kalpaklılar ve sarıklılar meclis içinde bir arada bulunmaktadır. -Yüksekokul mezunları büyük bir çoğunluğa sahip olduğundan kültür seviyesi çok yüksektir. -Çok sesli demokrat bir meclisdir. Her türlü düşünceye sahip insan vardır. İttihatçı, İtilâfçı, Türkçü, İslâmcı, Bolşevik ve ihtilâlciler bile vardır. -Kurucu bir meclisdir. Egemenliğin kaynağını tek kişiden alıp millete geçirmiş olduğu için inkılâpçı bir meclisdir. -Her türlü meseleye eğilmiş halkçı bir meclisdir. -Güçler birliği vardır. Yasama, yürütme ve yargı meclisin yetkisindedir. -Türk tarihinde ilk defa Türk ismini bir devletin ismi yapmıştır.
4 - Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Karşı Hareketler
Damat Ferid hükûmeti, meclisin açılışını engellemek için Kuva-yı İnzibatiyye ordusunu oluşturdu. Bu birlikler Geyve Boğazında Ali Fuad Paşa tarafından mağlup edildi.
İngilizler İzmit, Adapazarı, Düzce güzergâhı ile Geyve Boğazından geçen demiryoluna büyük önem veriyorlardı. Bölgeyi ellerinde tutmak için İstanbul hükûmeti ile ittifak halindeydiler. Millî Mücâdeleciler için de bölge Anadolu’ya güvenli geçişin tek noktası idi.
Millî Mücâdele boyunca çıkan isyanları azılıkların çıkardıkları isyanlar ve saltanat ve hilâfete bağlı olanlarca çıkartılmış isyanlar olarak ikiye ayırabiliriz:
1.Azınlıkların çıkardıkları isyanların sebepleri: -Türk topraklarını parçalayarak yeni bir devlet kurmak, -Kurdukları devleti kendilerine yakın hissettikleri başka bir devlete bağlamak, -İşgâl kuvvetlerinin ileri bir karakolu gibi hareket edip onların taşeronluğunu yapmaktır.
2.Saltanat ve hilâfete bağlı olanlarca çıkartılmış isyanlar ve sebepleri; -Bunlarda ortak olan ve halkı isyana sürükleyen düşünce Millî Mücâdeleyi başlatan, yöneten ve sürdüren kişilerin hilâfete, şeriata ve saltanata karşı gelen kişiler olduğu idi. -İsyanları yönlendirenler uzun savaş yıllarının yarattığı yoksulluktan, halkın eğitim seviyesinin düşüklüğünden, dinine ve geleneklerine bağlılığından ve dahası işgâl bölgelerinde işgâlcilerin yaptıklarından haber alamaması durumundan faydalanmışlardır.
Ahmet Anzavur’un Batı Anadolu’daki isyanları, Bolu, Düzce ve Adapazarı isyanları,Yozgat’da Yenihan ve Çapanoğlu isyanları, Konya Çumra’da Delibaş isyanı, Afyon’da Çopur Musa isyanı, Garzan’da Cemil Çeto isyanı ve Güneydoğu bölgemizdeki aşiretlerin isyanları sayılabilir.
IX. HAFTA
KUVA-YI MİLLÎYE ve CEPHELERİ
Kuva-yı Millîye, millî kuvvetler manâsına gelmektedir. Millî Mücâdelede kuva-yı millîye; Anadolu’da işgâlcilere karşı halkın, askerin ve çetelerin oluşturduğu silahlı direniş birlikleridir.
Mondros Mütârekesi’nden sonra ordular terhis edildiği için işgâle karşı koyacak yeterli asker yoktu. Fakat askerî teşkilat yapısı olduğu gibi bırakılmıştı. Zayıf mevcutlu askerî birliklerin komutanları, hamiyetli Türk vatandaşları ve onların yanı sıra eskiden veya hâlihazırda eşkıyalık yapan çeteler adamlarıyla birlikte bu harekete katıldılar.Böylece kuva-yı millîye birlikleri oluştu. Bu birlikler yurdun tehlikeye girmesi karşısında halkta kendiliğinden oluşan bir savunma refleksidir.
Kuva-yı Millîye dönemi l9l9 Mayısından l921 yılı başına kadar sürmüştür. Çoğu zaman destanlaşan eylemler yaratan Kuva-yı Millîye kimi zaman da içlerinde çetecilikten gelenlerin tesiriyle ters davranışlarda da bulunmuştur.
Buna rağmen Kuva-yı Millîye, düzenli ordunun kurulmasına kadar Millî Mücâdeleyi başarı ile yürütmüştür. Çoğu yerde düşmanın ilerleyişini durdurarak bölgesinden atmıştır. Bazı yerlerde de düşmanı bölgesinden atamamışsa da düşmanın ilerlemesini engelleyip yılgınlığa düşerek çekilmelerine sebep olmuştur. Başlıca Kuva-yı Millîye cepheleri şunlardır;
1- Güney ve Güneydoğu Cephesi
Mondros Ateşkes Anlaşmasının mürekkebi kurumadan İngilizler önce Musul, İskenderun ve Kilis’i arkasından Anteb, Maraş ve Urfa’yı işgâl ettiler.
Fransızlar ise Adana, Mersin ve Osmaniye’yi işgâl edip Ermenilerle işbirliği yaparak Jandarma gücünü Ermenilerden oluşturdular. Suçsuz insanları Suriye’deki esir kamplarına gönderdiler. Anadolu’da işgâlcilere karşı ilk silahlı mücâdele bu bölgede l9l8 yılının sonlarında Dörtyol’da yapıldı.
a - Güney Doğu Cephesi
Eylül l9l9’da İngiltere ile Fransa Ortadoğu’yu aralarında yeniden paylaştı. Bu paylaşmadan sonra Anteb, Maraş ve Urfa İngilizlerden Fransızlara geçti. Fransızlar burada da Ermenilerle işbirliği yaptı. Kısa sürede Fransızlara karşı mücâdele burada da başladı.
-Maraş’da Fransızların kentin kalesindeki Türk bayrağını indirmeleri üzerine Avukat Mehmet Bey bir beyannâme yazarak halka dağıttı. Bu beyannâmeyi okuyan Ulu Camii İmamı;
“Kalelerinde hür bayrağı dalgalanmayan esir bir memlekette Cuma namazı kılınamaz.”
sözü üzerine cami avlusuna toplanmış halk kaleye doğru ilerleyerek Maraş’da Millî Mücâdeleyi başlattı. Şehir 72 gün sonra ll Şubat l920’de Fransızlardan temizlendi.
-Urfa’da da Fransızlar Ermenilerle işbirliği içindeydi. Fransızlar Haçlı Seferlerine kadar geri giderek tarihî hak iddiasında bulundular. Bilinçlenen halk Ali Saip Bey’in Jandarma komutanı olarak atanmasından sonra Fransız ve Ermenilere karşı mücâdeleye başladı. 11 Nisan l920’ de Urfa, iki aydır abluka altına alınmış Fransızların teslim olmaları ile kurtuldu.
Maraş ve Urfa’nın silahlı mücâdele ile düşmandan temizlenmiş olması İtilâf devletlerini Türklere kendi istedikleri barış şartlarını kabul ettirememe endişesine sevk etti.
-Anteb’de Millî Ermeni Fırkası kuruldu. Polis teşkilatı Ermenilerden oluşturuldu. Akyol camiine asılan Türk bayrağı indirildi. Kadınların çarşafına saldırıldı. Annesini korumaya çalışan l2 yaşındaki Türk çocuğu öldürüldü. Bütün bu gelişmeler ve Üsteğmen Salih’in, Şahin takma adıyla Kuva-yı Millîye Komutanlığına atanmasıyla halk örgütlü bir güç haline geldi. Ocak l920’de Maraş’taki Fransızlara yardıma giden Fransız askerlerinin Araplar köyü halkına yaptıkları zulmün duyulması üzerine halk Fransızlara karşı taarruza geçti. Mart l920’de Fransızlar takviye kuvvetlerle Anteb’e tekrar saldırdı. Şahin Bey tek başına kalıncaya kadar bir köprü başında mücâdele etti. Onun bu mücâdelesi tarihimizde olduğu gibi Türkülerimizle de destanlaştı.
Anteb halkı Şubat l921’e kadar mücâdele etmesine rağmen Fransızların şehre girmesine engel olamadı.
Fransızların Anteb’de takılıp kalmaları başlı başına Millî Mücâdeleciler için bir övünç kaynağıdır. Anteb’den öteye geçemeyen işgâlci Fransızlar, bir taraftan Anteb’deki mücâdele diğer taraftan Adana bölgesindeki mücâdelelerde başarılı olamayarak Anadolu’dan çekip gitmek zorunda kalmışlardır.
b.Güney Cephesi
Fransızlar, Adana, Mersin ve Osmaniye’yi mütârekenin hemen sonrasında işgâl etmişlerdi. Burada Fransızlardan güç alan Ermenilerin Türklere yaptıkları zulüm üzerine halk Toroslara çekilmiş ve Fransızlar Pozantı’ya kadar ilerlemişlerdi. Burada Fransızlarla kuva-yı millîye arasında çetin mücâdele başladı.
Fransızlar, Türk direnişini kırabilmek için Gülek Boğazı’nı kontrolleri altına almak istiyorlardı. Binbaşı Menil komutasında gelen Fransızları, Kuva-yı Millîye çember içine aldı. Çevre ile bağlantısı kesilen Menil yarma harekatına girişti. Zor kullanarak aldıkları kılavuzlar Fransızları Kar Boğazı’na götürerek Kuva-yı Millîye’nin tuzağına düşürdü. Fransızlar “vahşi” olarak nitelendirdikleri Türk köylülerinin eline tutsak düştü. Köylüler bunlara ikramda bulunarak insanlık dersi verdi.
Bölgedeki savaş Ankara İtilâfnâmesine kadar sürdü.
2. Batı Cephesi
İzmir’in işgâli ile Batı Anadolu’da başlayan Yunan ilerleyişi karşısında ilk cephe l72. Alay Komutanı Ali Bey tarafından açıldı. Bu hareketin l7. Kolordu Komutanı Albay Bekir Sami Bey tarafından onaylanması diğer bölgelere örnek oluşturdu.
Bergama’nın işgâli üzerine 6l. Tümen Komutanı Kazım Bey ikinci cephe olarak Bergama-Soma cephesini kurdu.
Üçüncü cephe; Aydın’ın ikinci kez düşman eline geçmesi ile Demirci Mehmet Efe millî güçlere katılarak bölgedeki komutanlığı ele aldı ve Aydın-Nazilli cephesi de açılmış oldu.
Ahmetli İstasyonu’nun işgâli üzerine Salihli ve Alaşehir halkı bir cephe oluşturdu. Bölgeye gelen Ethem Bey kısa sürede asker sayısını çoğaltarak cephenin komutanlığını üzerine aldı. Ethem Bey’in güçleri bir yandan Yunanlılara karşı mücadele yaparken diğer yandan da Ahmet Anzavur’un çıkarttığı isyanların bastırılmasında etkili oldu.
Batı Anadolu’daki Millî Mücâdele kısa sürede olumlu sonuçlar verdi. İngiliz Generali Milne, Türklerin Yunanlıları geri püskürtmesi üzerine harekete geçti. Stratejik noktaları Yunanlılara bırakacak ve Yunan işgâl bölgesinde bir değişiklik yapılmayacak şekilde bir hat belirledi. Yunanlılar tarafından kabul edilen teklif Türklerce reddedildi. Yunanlılar da Sevr öncesine kadar hattın batısında kaldı.
Trakya’da Cafer Tayyar Bey komutasındaki kuvvetler Yunanlılara karşı mücâdele etti. Karadeniz’de Merkez ordusu Rumların eylemlerini önlerken Sivas ve çevresine yayılmış Koçkiri Aşiretinin isyanını önledi.
X.HAFTA
SEVR DAYATMASI
1- San-Remo Konferansı
İtilâf devletleri Paris Barış Konferansı’nda Avrupa meselelerini halletti. Türklerle ilgili meselelerin çözümünü ise başka bir konferansa bırakmışlardı.
Nisan 1920’de San-Remo Konferansı’nda İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri Türklere kabul ettirmek istedikleri anlaşmanın şartlarını tespit ederek aralarında anlaştılar. Geriye Türkleri Sevr’e çağırıp bu metni imzalattırmak kaldı.
2- Sevr ve İstanbul Hükûmeti
İstenilen barış şartlarına Türkleri zorlamak için Yunanlıların mevzilerinden çıkmalarına izin verilmesi üzerine Yunanlılar, Balıkesir ve Bursa’yı işgâl etti.
Yeni Yunan saldırısı üzerine Garb Cephesi Komutanlığı kurularak komutanlığına Ali Fuad Paşa atandı.
Sevr’e barış şartlarını görüşmek üzere giden Tevfik Paşa başkanlığındaki heyet, bağımsızlığın yok olacağını belirterek metni imzalamadı. Osmanlı yönetiminin gönderdiği ikinci heyet, İtilâf devletlerinin dikte ettirdiği şartları imzaladı. Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşılık Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kâzım Karabekir’in önergesi ile metni imzalayanları “vatan haini” ilân etti.
Metin 433 maddeden ibarettir.
-Devletin coğrafî sınırları; I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin kaybettiği Irak, Suriye, Arabistan tamamen terk edilmiştir. Mondros Mütârekesi sırasında Osmanlı ordularının elindeki toprakların büyük bir kısmı işgâle uğramıştı. İtilâf devletleri Sevr ile işgâl ettikleri topraklara hukuken de sahip olmak istiyorlardı. Osmanlı Devleti’ne sadece orta Anadolu bırakılıyordu.
-İstanbul’da -ki Boğazları olmayan bir İstanbul- bazı şartlara bağlı olarak Hanedanın kalmasına müsaade edilecek, -Azınlıklara tanınan haklara aynen uyulacak, millî kurtuluş hareketi Osmanlı Devleti kuvvetleriyle önlenecek, -Anlaşma mâlî konularda Osmanlı Devleti’ne hiçbir hak tanınmayacak, -Ağır silahları olmayan çok az sayıdaki Osmanlı ordusuna İtilâf devletleri kumanda edecek, -Türkiye mevcut Ermeni devletini tanıyacak ve bu devletin sınırlarını ABD. Başkanı Wilson belirleyecek, -Yine İtilâf devletlerinin tespit edeceği bir Kürdistan devleti kurulacaktı.
Anlaşmanın belki de en ilginç maddesi İzmir ile ilgilidir. Bu maddede İtilâf devletlerinin Türklere karşı son yüzyılda uyguladıkları politikanın bir özeti verilmiştir:
“Sınırları İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri tarafından çizilecek İzmir; Türklerde kalacak ancak egemenlik hakkı Yunanlılarda olacak. Yunanlılar özel bir kurulla burayı yönetecek. İzmir’de bütün dil, din ve etnik farklılıklara sahip unsurları kapsayacak bir parlamento oluşturulacak. Bu parlamento anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren beş yıl sonra oy çokluğu ile Yunanistan’a bağlanmak için Milletler Cemiyeti’ne başvurabilecek.”
Çünkü mevcut durumda bölgede Türkler vardır. İtilâf devletleri Yunana, Türkleri bölgede azınlık durumuna düşürebilmek için beş yıl süre tanımıştır. Ancak ne yaparsanız yapın beş yıl içinde Türkleri azınlık durumuna düşürün. Parlamentonuzda çoğunluğu sağladıktan sonra zaten İtilâf devletlerinin kurmuş olduğu Milletler Cemiyeti’ne başvurun. Bütün bunları yaparken biraz dikkatli olun birkaç ayda veya bir senede Türkleri tamamen katletmeyin bu dünya kamuoyunda aleyhinize olur! Demek istemişlerdi.
Maalesef İngiltere çoğunlukta olan Türkleri azınlığa düşürme metodunu l877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra doğuda Ermenilere de uygulatmıştı.
Bu haliyle Sevr, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra ortaya çıkan duruma hukukilik kazandırmayı amaçlamıştır. İtilâf devletleri böylelikle “Doğu Sorunu”nu kendilerince halletmiş oldular.
O zamanki Avrupa basını bu anlaşma için çeşitli yorumlarda bulunmuştur. San Remo’da Türklere kabul ettirilmek istenen barış şartları belli olduktan sonra Avrupa basını çeşitli yorumlarda bulunmuştur:
l7 Haziran l920 tarihli Le Temps gazetesinin baş makalesindeki bir soru Avrupa’nın bu anlaşmayı bir iç malzeme olarak kullandığını hissettirmektedir;
“Bir Türk sulh anlaşması hazırlandı. Fakat bunu imzalayacak olan kimlerdir? Ordusu, hükûmet otoritesi bulunmayan, Sadrazam unvanını taşıyan Damat Ferid’e kalemi vermekle ne elde edilecektir? Varlığı olmayan bir hükümetle hiç uygulanamayacak bir anlaşma mı yapılacaktır?”
İfadelerinden de anlaşıldığı gibi ölü doğmuş bir anlaşma olan Sevr, İtilâf devletlerinin kamuoylarını bile tatmin etmekten uzak kalmıştır.
3.Sevr’e Karşı Türk Milletinin Varlık Mücâdelesi
a.Ermeni Meselesi Tarihte Türklerle Ermenilerin tanışması Türklerin Anadolu’ya yaptıkları keşif seferleri sırasında olmuştur. Bu seferlerde Ermeniler kendilerini Bizans’ın baskısından kurtarabilecek bir unsur olarak görmüşlerdir.
Türklerle Ermeniler sadece Haçlı seferleri sırasında Haçlıların desteği ile kurulan Ermeni Prensliği zamanında savaşmıştır. Bu presliği kuran Ermeniler ise kendi bölgelerinde Bizans’ın baskısından Anadolu’ya kaçan Ermenilerdi.
Osmanlılar döneminde Ermenilerle Türkler barış ve huzur içinde yaşamışlardır. Öyle ki Osmanlı resmi belgelerinde Ermenilerden “millet-i sadıka” olarak bahsedilmiştir. İki toplum kaynaşarak kültür alış-verişinde bulunmuştur. Ermenilerle Türklerin kültür etkileşimini konu alan kitaplar da yazılmıştır.
Osmanlılar döneminde Ermenilerle ilk ilgilenen devlet A.B.D. olmuştur. Amerika Osmanlı devleti topraklarındaki kolejlerine önceden “Doğu Bölgesi Amerikan Okulları” terimini kullanırken l830lardan itibaren “Ermeni Bölgesi Amerikan Okulları” olarak değiştirmiştir.
Çarlık Rusya’sı sıcak denizlere inmek için Ermenileri desteklemiştir. fakat bu desteği kendi içindeki Ermenilere örnek olacağı düşüncesi ile sınırlı yapmıştır.
Ermeniler bulundukları bölgede Türkleri yıldırıp azınlığa düşürmek için terör yoluna başvurmuştur. Hınçak ve Taşnak komitaları terör faaliyetlerini örgütlemiştir. Bu iki örgüt yanında Anadolu şehirlerinde kurulan yöresel örgütler de bölgesel ayaklanmaları örgütlemiştir.
İngiltere, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra bölgede kendi çıkarlarını koruyacak, Rusya’nın önünü kesecek, kendi kontrolünde bir Ermeni devleti kurmak için Ermenilere destek vermeye başladı. Osmanlı devletinden bölgede Ermeniler lehine ıslahatlar yapmasını istedi. Fakat İngiltere diğer devletlerden destek alamayınca fazla etkili olamadı.
I. Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde Ermeniler Rus ordularının desteği ile toplu katliamlar yapmışlardır. Bu dönemde bölgede huzursuzluk çıkaran Ermenileri hükümet daha güvenli bölgelere tehcir kararı almıştır. Ermenilerin tehcir edilme sebepleri;
1-I. Dünya savaşının başlamasıyla Ermeniler İtilaf devletlerinden destek alarak isyan hareketlerini genişletmeleri, 2 Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaparak Türk ordusuna karşı Rus ordusunda savaşmaları, 3-Cephe gerisinde Türk ordusunu arkadan vurmaları,. 4. -Cephe gerisinde eli silah tutan bütün erkekleri savaşa gitmiş Türk köylerine baskınlar yaparak toplu katliam yapmalarıdır.
Anlaşmalarda Ermeniler;
Mondros ateşkes anlaşmasının Vilayet-i Sitte’de herhangi bir karışıklık çıktığında İtilaf devletlerinin buraları da işgal edebileceklerine dair maddesi İtilaf devletlerinin Ermenileri kendi amaçları için kullandıklarının ve kullanacaklarının en açık ifadesidir.
İşgal döneminde İtilaf devletleri Ermenileri her yönden destekledi. Özellikle Fransız işgal bölgelerinde Fransızlar jandarma teşkilatını Ermenilerden oluşturdu.
Ermeni iddialarını incelemek amacıyla kurulan komisyon Ermenilerin iddia ettiği hiçbir bölgede Ermenilerin çoğunlukta olmadığı sonucuna vardı.
Sevr ilk ve en büyük gediğini Ermenilerin Türk orduları tarafından yenilmesi ve barış istemeleri ile aldı. Gümrü’de Ermenilerle barış yapmış olmamıza rağmen Batı devletleri Ermeni meselesini Türklerin aleyhine Sevr’den daha ağır olarak gündeme getirdiler.
Sovyet Rusya Moskova’ya giden Türk heyetine görüşmelere başlamak için Doğudan Ermenilere toprak verilmesi şartını ileri sürdü. Lozan anlaşmasıyla bitti sanılan Ermeni meselesi 1970’li yıllarda tekrar ortaya çıktı. Ermeni terör örgütü ASALA Türk diplomatlarına yönelik suikastlar yaptı. Saldırıların bitmesinden sonra ASALA PKK terör örgütü ile eylem birliği yaptı.
b. Ermenilere Karşı Kazanılan Gümrü Zaferi (2 Aralık l920)
Haziran ayında Kuzey-Doğudan gelen Ermeni saldırılarına karşı geçici seferberlik ilân edildi. Kâzım Karabekir, Eylül ayında ileri harekata geçerek bir süre Sarıkamış hattında kaldıktan sonra Ekim ayının sonunda Kars, Kasım başlarında Gümrü alındı. 2 Aralık l920’de Ermenilerin barış istemesi üzerine Gümrü Anlaşması imzalandı.
Bu anlaşma, Sevr’in aldığı ilk ve en büyük darbe oldu. İtilâf devletleri Sevr’i Türklere kabul ettirebilmek için Batıda Yunanlıları kullanıp onlara geniş imkânlar sağlarlarken; Kuzey-Doğuda da Ermenilere, Sevr’de Türkiye’den toprak sözü vererek onların ileri harekâtlarına destek çıkmışlardı. İşte Gümrü zaferi, Batılılara Sevr’i kabul etmeyeceğimizi gösteren bir tokat oldu. Anlaşmaya göre;
1. Ermeniler Sevr’in kendilerince geçersiz olduğunu kabul etmişlerdir. 2. Bugünkü Doğu Anadolu sınırlarımız tespit edilmiştir. 3. Ermenistan Türkiye’ye karşı hiç bir şekilde düşmanca tavır almayacağına söz vermiştir. 4.T.B.M.Meclisi Hükûmeti de istedikleri takdirde Ermenistan’a askerî ve siyâsî yardımda bulunacağına söz vermiştir. 5. Ermeniler anlaşmanın imzalanmasından sonra ticâri ilişkilerin başlatılacağını benimsemişlerdir.
Anlaşma yeni Türk Devleti’nin imzaladığı ilk anlaşmadır. Ermeniler Sevr’in kendilerine tanıdığı haklardan vazgeçerek meseleyi milletlerarası düzeyde sona erdiriyordu.
Fakat Ermenilerle böyle bir anlaşma yapmış olmamıza rağmen İtilâf devletleri ve Sovyetler her fırsatta karşımıza Ermeni meselesini çıkartacaklardır. Bu da Ermenilerin büyük devletler tarafından kullanıldığının en açık göstergesi olacaktır.
c. Sevr’de Kürdistan Devleti:
İtilâf devletleri Türk Milleti’nin millî bütünlüğünü bozacak, Millî Mücâdeleyi engelleyecek her türlü çabayı göstermişlerdir. Millî Mücâdelenin ilk teşkilâtlanma dönemlerinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki aşiretlerimizi Millî Mücâdeleden koparmaya çalışmışlardır.
Kürdistan Teali Cemiyeti, İngilizler tarafından sadece Anadolu’daki Millî Mücâdelenin baltalanması oranında desteklenmiştir.
Sevr öncesi San Remo görüşmelerinde Kürdistan meselesi ele alınmış, İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Cürzon; “Kürdistan meselesi güç bir meseledir; çevresindeki toplumla çoklukla çatışma halinde bulunan Kürtlerin Ermenistan’a komşu olması, Nasturi ve Geldani Hıristiyanlarla alın yazısının bağlılığı bakımından, Avrupa devletlerince ilgi çekici bir durum yaratmaktadır. Bu ülkenin bazı kesimleri üzerinde İngiltere ve Fransa’nın manda kabul etmesi yolunda birçok öneriler yapılmış, fakat her iki devlet de bu sorumluluğu kabul etmemişlerdir. Hatta burayı Türkiye’den ayırıp bağımsız bir duruma getirmek bile düşünülmüş ancak kendi içlerinde aşiret kavgaları eksik olmayan bu unsurun yine Türklerin himâyesi altında bulunmalarının en iyi bir çıkar yol olduğu inancına varılmıştır.” diyerek delegeleri bu yolda bir karara zorlamış fakat neticede;
“Fırat nehrinin Doğusunda, Ermenistan’ın Güneyinde, Suriye, Irak ve Türkiye arasında Kürdistan adıyla bir devletin kurulmasını kurul tespit edecektir.” kararına varılmıştır.
Bölge halkı başından itibaren Millî Mücâdeleye sıcak bakmış Batı devletlerinin oyunlarına gelmemiştir. Ancak her zaman suistimâle açık bu bölgede çıkarları bağımsızlıktan da öte Batı devletlerinden yana olan ileri gelenler, halkı zaman-zaman Millî Mücâdele aleyhine kışkırtmışlardır.
Bölge halkının Millî Mücâdeleciler yanında yer alma sebeplerini şöyle sıralayabiliriz;
1. Ermeni terörü en fazla bölge halkını vurmuştur. Bu sebeple bölge halkı Ermeniler ve onların arkasındaki güçlerle mücâdele edecek bir teşkilâtlanmanın bizzat içinde olmuştur. 2. Batılılar, Kürtlere karşı iki yüzlü davranmışlardır. Bölge insanı, batılıların bölgeyi Türklerden koparıp Ermenilere vermek niyetinde olduklarını daha işin başından anlamıştır. 3. Mustafa Kemal Atatürk’ün Ruslara karşı Doğu cephesinde bölgeyi kahramanca savunarak Rus ilerlemesini Bitlis ve Muş’da durdurmuş olması, bölge halkının daha I. Dünya Savaşında Mustafa Kemal Paşa’ya güven duymalarına sebep olmuştur. 4. Mustafa Kemal daha ordu müfettişi iken bölgedeki aşiretlerle irtibata geçmiş ve onları örgütlemiştir. 5. Bölge Misâk-ı Millî içinde Anavatan toprağı olarak nitelendirilmiş ve insanları da Türk milletinin ayrılma kabul etmez bir parçası olarak görülmüştür.
Sevr’de öngörülen Kürdistan devletinin kurulamamış olması Sevr’in diğer bir gediğidir.
XI. HAFTA
DÜZENLİ ORDU DÖNEMİ
1. İnönü Savaşları
a. Birinci İnönü Savaşı
Sevr’e işlerlik kazandırmak ve TBMM hükûmetini yıkmak gayesiyle Haziran ayında mevzilerinden çıkan Yunanlılar Balıkesir, Bandırma, Bursa ve İznik’i işgâl etmişlerdi. Ekim ayında Yunanistan’da el değiştiren iktidar İngiltere’yi memnun etmek ve yeni kurulan düzenli orduyu güçlenmeden yok etmek için Yunanlılar, Ethem isyanının yarattığı ortamdan da yararlanarak Ocak ayı başlarında Bursa’dan hareketle İnönü’ye doğru ilerlediler.
Hareketli bir strateji izleyen Türk ordusu kendisinden kat-kat üstün olan Yunanlıların ileri harekâtını 10 Ocak l92l’de durdurdu, fakat Ordumuz çekilen Yunan birliklerini izleyecek gücü kendinde bulamadı.
I. İnönü savaşının önemli sonuçları oldu; 1. Düzenli ordu ilk deneyini başarmıştır. 2. Halkın düzenli ordu ve TBMM’ e karşı güveni artmıştır. 3. Düzenli ordu teşkilâtlanmasına karşı gelen Ethem, düzenli ordu birliklerinin başarısı karşısında Türkiye’yi terk etmiştir. 4. Kuva-yı Millîye dönemi kapanmıştır. 5. Rusya, TBMM Hükûmetine yakınlık göstermeye başlamıştır. 6. İtilâf devletleri Londra’da bir konferans düzenleyerek Sevr’den taviz verebileceklerini göstermişlerdir.
b.İkinci İnönü Muharebesi;
İtilâf devletleri Londra Konferansı’nda da Türkleri, Sevr’e yakın anlaşma maddelerini kabule zorlamak için Yunanlıların ileri harekâtına müsaade etmişlerdir. Yunanlılar da I. İnönü’de uğradıkları yenilginin ezikliğini gidermek istiyorlardı.
Yunanlılar bu sefer daha çok kuvvetle iki koldan saldırıya geçti. Bursa üzerinden hareketle Bilecik ve Pazarcık’ı işgâl ederek Metristepe’yi ele geçirdiler. Uşak üzerinden yaptıkları saldırı ile de Afyon’u işgâl ettiler.
Yunan ordusu 1 Nisan’da Bursa’daki mevzilerine çekilmek zorunda kaldı. Zafer üzerine Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya gönderdiği telgrafta;
“Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz.” diyerek başarısını kutlamıştır.
II. İnönü zaferi bütün yurtta özellikle de İstanbul’da sevinç gösterilerine sahne oldu. İslâm dünyasında da sevinç yarattı. Trablusgarplıların lideri Sunûsi kutlama telgrafı gönderdi. İtalyan, Bulgar ve Alman basını Türkleri övdü.
İkinci İnönü zaferi; 1. Birinci İnönü zaferinin bir rastlantı olmadığını göstererek düzenli ordunun gerçek gücünü gösterdi. 2. Bu savaş sonrasında Fransa, Ankara ile anlaşmanın yollarını aramaya koyuldu. 3. Savaşın hemen ardından İtalyanlar,Türkiye’de işgâl ettikleri topraklardan çekildi. 4. İngilizler, Yunanlıların Türkler ile baş edemeyeceklerini anlamaya başladılar ve bundan sonra Yunanlılar üzerinde İngiliz yardımı kesilmeye başladı. İngiltere Başbakanı Churchill, bundan sonra İngiltere’nin izleyeceği tutumu “artık askeri maceraya atılmama” biçiminde değerlendiriyordu. (Alpargu;l93)
2. Londra Konferansı
İtilâf devletlerine göre de Sevr ölü doğmuş bir anlaşma idi. Onlar bu şartları özellikle TBMM’ne kabul ettirmek istiyorlardı. I. İnönü Zaferi, Sevr’de hafifletme yapma bahanesini İtilâf devletlerine verdi.
İtilaf devletleri Londra Konferansı öncesi çok yönlü plân yapmışlardı. Bu plâna göre İstanbul hükümeti resmen davet edilecek, TBMM’nin de bir temsilci bulundurması istenecekti. Böylelikle toplanan konferansta, TBMM’nin temsilcisi de olacağı için Sevr değişik bir biçimde TBMM’ne de kabul ettirilmiş olacaktı.
Plân gereği İstanbul hükümeti resmen konferansa davet edildi. İlginçtir İtilâf devletlerini Sevr’de değişiklik yapmaya zorlayan TBMM Hükümeti ordularının Ermenilere ve Yunanlılara karşı kazandığı zaferler olmasına, İstanbul hükümetinin hiçbir başarısı görülmemesine hatta Damat Ferid’in, milli mücadelecilere karşı başarısız olduğu gerekçesi ile başbakanlıktan alınmasına rağmen İstanbul hükûmeti davet ediliyordu.
Bunda İtilâf devletlerinin bir kurnazlığının olduğu açıktı. Mustafa Kemal Atatürk bu kurnazlığı fark etti ve Türkiye ile ilgili meselelerin çözümünde yetkinin TBMM Hükûmeti’nde olduğunu açıkça bildirdi. Ayrıca resmen konferansa davet edilmedikçe temsilci göndermeyeceklerini İstanbul Hükûmetini yeni kuran Tevfik Paşa’ya bildirdi.
Mustafa Kemal, meseleyi TBMM’ne götürdü. TBMM Mustafa Kemal’in fikrinin aksine “Londra’da açılacak mahkemeden ürkmediğimizi, korkmadığımızı ispatlamak için bu konferansa katılmamız gerekir” diyerek yapılan tartışmalardan sonra Londra Konferansına katılmaya karar verdi.
Burada Mustafa Kemal’in fikrinin aksine karar veren meclisin iradesine saygılı olduğunu görmekteyiz. Ama Mustafa Kemal, bu durumu da kendi istediği yöne çekmeyi İtalya ile diğer İtilâf devletleri arasındaki rekabeti kullanarak başardı.
İtalyanlar aracılığı ile TBMM Hükûmetinin de resmen konferansa davetini sağladı. İtilâf devletlerinin bir kurnazlığı daha vardı. Bu düşünceye göre Türkleri temsilen konferansa katılan iki hükûmet temsilcileri birbirlerine düşecekti. Bu arada İtilâf devletleri Sevr’den daha ağır barış şartlarını her iki hükûmete özellikle, TBMM hükûâetine kabul ettirmiş olacaklardı.
Konferans sırasında İtilaf devletlerinin hiç hesaba katmadıkları bir olay oldu; Söz sırası İstanbul Hükûmeti temsilcisi Tevfik Paşa’ya geldiğinde; “TÜRK MİLLETİNİN GERÇEK TEMSİLCİLERİ TBMM TEMSİLCİLERİDİR” diyerek kenara çekildi. Onun bu tavrı İtilâf devletleri temsilcilerini şaşırtmış ve plânlarının aksamasına sebep olmuştur.
Konferansta biri İtilâf devletlerinin savunduğu Sevr’i temel alan tez, diğeri Misâk-ı Millî tezi olmak üzere iki tez karşı karşıya geldi.
İtilâf devletleri, TBMM Meclisi temsilcisi Bekir Sami Bey’in isteklerini Misâk-ı Millî’yi bilmediklerini ileri sürerek reddettiler. Kendilerine göre Sevr’de yaptıkları ufak değişiklikleri bir önerge halinde hazırlayıp Türk temsilcilerine sundular. Buna göre;
-İzmir vilâyeti Türkiye’ye verilecek, fakat şehirde Yunan askerleri bulundurulacak, iç güvenlik İtilâf devletlerince sağlanacak, İzmir Vâlisi, Milletler Cemiyeti’nce atanacak ve Hıristiyan olacak. -Boğazlar komisyonu başkanı Türk olacak. -Türk jandarma sayısı arttırılacak, yurdumuzda kalacak yabancı sayısı azaltılacak. -Maliye komisyonunda Türkiye Maliye Bakanı geçici başkanlık yapacak. -Boğazlar bölgesi biraz küçültülecek. -Ermenistan sınırı Milletler Cemiyeti’nce çizilecekti.
Görünüşte Sevr hafifletilmiş gibidir fakat uygulamaya geçildiğinde Sevr’den daha da büyük problemlere sebep olacağı aşikârdır.
Milletler Cemiyeti bir defa İngiltere önderliğinde I.Dünya Savaşı gâlipleri tarafından kurulmuş bir örgüttür. İzmir’de Yunanlıların kötü idâresini Milletler Cemiyeti’ne şikâyet etmek belki de mümkün idi. Milletler Cemiyeti’nce atanacak görevliler ise nereye şikâyet olunacaktı?
Burada en büyük mesele Ermeni meselesidir. Biz Ermenilerle savaşarak onları yendik ve barışa zorladık. Ermenilerin kendileri de Sevr’deki haklarından vazgeçmişlerdi. Sevr’deki, “Türkiye Ermenistan’ı bağımsız bir devlet olarak tanıyacak” ifadesi zaten Gümrü Anlaşması ile gerçekleşmişti. Sevr’de, Ermenistan sınırını Wilson çizecekti. Oysa burada Milletler Cemiyeti çizecek. Wilson’u ikna etmek mi kolay karşımızdaki bütün devletlerin temsilcilerinin bulunduğu Milletler Cemiyetini mi?
Londra Konferansı’nda bir karar alınamamasına rağmen,olumlu sonuçları oldu; 1. Bu konferans ile İtilâf devletleri, TBMM Hükûmetini resmen tanıdı. 2. Resmî ağızdan Misâk-ı Millî, İtilâf devletlerine açıklandı. 3. Batı devletleri Sevr’den taviz verebileceklerini gösterdi 4. İstanbul’daki Osmanlı hükûmeti, TBMM hükûmetinin gücünü gördü ve ona tâbi oldu. 5. İtilâf devletleri ile yapılan ikili anlaşmalar daha sonraki anlaşmaların temelini oluşturdu.
XII. HAFTA
SAVUNMADAN TAARRUZA
1. Sakarya Savaşı
Yunanlıların her yenilgiden sonra bir önceki saldırılarından daha üstün kuvvetlerle saldırıya geçtikleri gözlenmektedir. II. İnönü mağlubiyetinden sonra Ankara’ya ulaşıp TBMM Hükûmetini, Sevr’e zorlamak için, Batı cephesi boyunca taarruza geçtiler.
Kütahya-Eskişehir savaşları dediğimiz bu genel taarruzda Yunan kuvvetlerinin çok daha üstün olmaları dolayısıyla Afyon, Eskişehir, Kütahya ve Bilecik Yunan eline geçti. Türk ordusunun daha fazla kayıp vermesini engellemek ve Yunanı bizim istediğimiz yerde savaşa zorlamak için Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya orduyu Sakarya’nın doğusuna çekme emrini verdi.
Ordunun geri çekilişi TBMM’de bunalıma sebep oldu. Bakanlar Kurulu’nun hükûmet merkezini Kayseri’ye nakletme kararı TBMM’nce onaylanmadı.
Meclis’de Başkomutanlık teşkili görüşüldü. Mustafa Kemal; “Meclis’in sayın üyelerinin umûmî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda arttırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için TBMM’nin haiz olduğu yetkileri fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en büyük bir hizmetkârı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin üç ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum.” diyerek şartlarını ileri sürdü. Meclis’in yetkilerini kullanma isteğindeki gayesi; aldığı kararı zaman kaybetmeden uygulayabilmekti.
5 Ağustos’da Başkomutanlık yetkisini aldıktan sonra Başkomutan Mustafa Kemal, 7 Ağustos’da Tekâlif-i Millîye emirlerini yayınlayarak halkı olağanüstü seferberliğe davet etti.
12 Ağustos’da Polatlı cephe karargâhına gelerek Ordunun başına geçti.
23 Ağustos’da Yunan ordusunun saldırısı ile Sakarya Meydan Muharabesi başladı. Türk ordusu bir çok yerde başarılı mücâdele yapmış olmasına rağmen, takviye alan Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirerek Polatlı’ya kadar yaklaşmalarının önüne geçilemedi.
Başkomutan Mustafa Kemal’in, “Hatt-ı müdafaa yoktur. Sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir, fakat her birlik ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder.” diyerek yeni savaş stratejisini belirlemesinden sonra kaybedilen hattın gerisinde yeni hat teşkili suretiyle Yunana direnilmiştir.
Yunanın ana mevzilerinden çok uzaklaşmış olması ilerleme kuvvet ve kudretini tüketmişti. 10 Eylül’de başlayan taarruzumuzla Yunanlılar bozularak Sakarya’nın Batısına çekilerek, Büyük Taarruza kadar Eskişehir-Afyon hattının Batısında kalmışlardır.
Sakarya Savaşı sonunda; 1. Mustafa Kemal’e “Müşir” (Mareşal) rütbesi ile “Gâzi” ünvanı verildi. 2. Yunanlılar saldırıdan savunmaya geçmiştir. 3. Bundan sonra Yunanlılar, Türk topraklarından atılmak için Türk ordusunun saldırısını beklemişlerdir. 4. İngiltere’nin Yunanlılara verdiği destek iyice azalmıştır. 5. Türklerle Ankara’da başladıkları barış görüşmelerine Yunanlıların ilerleyişi üzerine ara veren Fransızlarla zaferden sonra daha iyi şartlarda anlaşma yapılmıştır. 6. Kafkas cumhuriyetleri ile Kars Anlaşması imzalanmıştır.
2. Büyük Taarruz
a. Taarruz öncesi gelişmeler
İtilâf devletleri Türklerin, Yunanlılara karşı kazandıkları her başarıdan sonra telâşa düşerek diplomatik yollarla Türklere üstünlük sağlamaya çalışmışlardır. Ermenilere karşı Gümrü zaferi ve Yunanlılara karşı kazanılan I.İnönü muharebesi ardından Londra Konferansı’na çağırmışlardı. Sakarya Savaşı’ndan sonra Türklerin taarruz hazırlıkları içine girdiğini İtilâf devletleri de gördü. 22 Mart l922’de Türkiye’nin bir yıla yakın zamandan beri hazırlamakta olduğu orduyu uyuşukluğa düşürmeyi, millî hükûmete umut verip onu bekleterek gevşetmeyi hedefleyen bir ateşkes teklifi sundular. Hemen ardından teklifin sonucunu beklemeden barış teklifinde bulundular.
Bu barış teklifinde Londra’da teklif edilen maddelerden biraz farklılık vardı ama Ermenilerle ilgili madde aynı kalmıştı. Sevr’de belirlenen asker sayısı biraz arttırılarak 85 bine çıkarılacaktı. Dikkat edilirse Yunanlıların Dumlupınar’da 200 bin askeri vardı. TBMM hükûmeti ilke olarak ateşkesi kabul ettiğini belirtiyor, fakat İzmir’le birlikte bütün Türk topraklarının boşaltılması şartıyla barış görüşmelerine katılabileceğini ifade ediyordu. Haliyle bu teklif İtilâf devletlerince kabul edilmedi. Türk teklifinin reddi; Türk milletine savaşa çok iyi hazırlanmaktan başka çıkar yol olmadığını gösterdi. Sakarya Savaşı öncesi olduğu gibi taarruz TBMM’de tartışıldı. Sakarya savaşından sonra ordunun neden saldırıya geçmediğini eleştirilerine karşı başkomutanlık yetkisi uzatılan Mustafa Kemal; “Saldırının geciktirilmesi sebeblerini zaman-zaman açıkladım. Ordumuzun durumu çok iyidir fakat en yüksek güce ulaşamamıştır.” diyerek hazırlık için zamana ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Büyük Taarruzun geciktirilmesinin daha birçok sebebi vardı; Yunanlılar ve İngilizler, Türklerin genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar, ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barışa yanaşacağını hesaplıyorlardı. Mustafa Kemal, Yunanlıların bu düşüncesini çok iyi tespit ettiği için taarruzu özellikle geciktiriyor ve onları artık Türkler taarruz etmeyecekler inancı ile gevşettikten sonra vurmayı plânlıyordu. Diğer taraftan Mustafa Kemal, Anadolu’da taarruzda ekili tarlaların hasar göreceğini düşünerek taarruzu hasad sonrasına bırakıyordu. Mustafa Kemal, büyük bir gizlilik içinde taarruz plânı yapmış ve Temmuz sonlarında futbol karşılaşması bahanesiyle komutanları Akşehir’e çağırmış ve taarruz plânını açıklamıştı. Bu taarruz plânına göre; Kuvvetlerimizin hemen-hemen tamamı Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılacak. Eskişehir-Ankara istikâmeti Yunanlıların içeriye girişi için açık bırakılacaktı.
b. Büyük Taarruz
26 Ağustos’da Kocatepe’den başlayan taarruz ile 27 Ağustos’da kuvvetlerimiz Afyon’a girdi. 30 Ağustos’da Dumlupınar’da 200 bin kişilik Yunan ordusu kuşatıldı. Başkomutanlık Meydan Muharebesi adını alan bu savaşta Yunanın büyük bir kısmı imhâ edilerek Kütahya da kurtarıldı. İngilizlerin “Anadolu’daki Yunan ordusunu altı ayda mağlup edebilecek ordu dünyanın en büyük ordusudur” dedikleri Yunan ordusu dünya tarihinde en büyük kaçışı gerçekleştirerek bir haftada İzmir sularına ulaşabilmiştir.
Büyük zaferle; 1. Malazgird ve Miryakefalon’dan sonra Anadolu’nun bir Türk vatanı olduğu perçinlenmiştir. 2. Anadolu’da dört yıl süren işgâl sona ermiştir. 3. Boğazlar bölgesindeki İngilizlerle de gerekirse savaşabileceğimiz gösterilmiştir. 4. Anadolu’daki büyük yenilgi Trakya’nın Yunan askerleri tarafından savaşsız boşaltılmasını sağlamıştır. 5. Atatürk’ün ifadesi ile “Kayıtsız, şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak” zamanı gelmiştir.
XIII. HAFTA
MİLLÎ MÜCÂDELE DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Millî Mücâdele dönemi Türk dış politikasını Misâk-ı Millî belirlemiştir. Millî Mücâdele her yönüyle dış devletlerle mücâdele tarihidir. Atatürk, yabancı devletlerle ilişkilerini belirlerken onların birbirleri arasındaki çekişmesinden faydalanmıştır:
-I.Dünya Savaşı bitmeden İtilâf devletleri arasındaki anlaşmazlıkları görmüş ve Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaştan çekilerek asker harcamamasını istemiştir. -İstanbul’un fiilen işgâlini dünya nezdinde protesto eden metni İtalyanlar aracılığı ile dünyaya duyurmuştur. -TBMM Hükûmetinin resmen çağırılmadığı Londra Konferansı’na İtalyanlar vasıtası ile davet ettirmiştir. -Mustafa Kemal, özellikle Batı dünyasının Sovyetlerle rekâbetinden faydalanarak ilk münâsebetlerini Sovyetlerle gerçekleştirmiştir.
Daha Ankara’da millî hükûmet kurulmadan önce Sovyetler, Dünya Proleter İhtilâlinde Türkiye’ye de yer ayırmışlardı. Ruslara göre; Ortadoğu ve Asya’yı içine alan Doğu’da bir işçi kitlesi olmadığı için genelde Batı sömürgesi olan buralardaki bağımsızlık mücâdeleleri desteklenecektir.
Bu arada komünist partileri milliyetçi burjuvazinin millî kurtuluş mücâdelesini bir proleter ihtilâline çevirecek, Batı kapitalizmi zayıflayacak ve bu sırada işçiler Komünist partilerinin ele alacağı bir ihtilâlle bütün kapitalizm yıkılacak Doğu’da ve Batı’da Sovyet rejimi bir anda kurulacaktı.
Sovyet Rusya, l9l9 Martından itibaren Türkiye’ye bu açıdan bakmış hedeflerini ve ümitlerini bütün Millî Mücâdele boyunca devam ettirmiştir. Komünist Enternasyonel’in Yürütme Komitesi l Mayıs l9l9’da dünya işçilerine hitâben yayınladığı demeçte “Türkiye’nin İşçi, Asker, ve Köylülerine ayrı bir paragraf ayırmış başladıkları ihtilâlin sonunu getirmelerini, Kendi Kızıl Ordularını ve işçi, asker, köylü sovyetlerini kurmaları” istenmiştir.
Sivas Kongresi’nden sonra Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Çiçerin, Türkiye’nin işçi ve köylülerine hitâben yazdığı demeçte; esas itibariyle İngiltere’ye hücum ederek, İstanbul, Boğazlar, Türkiye, İran ve Kafkasları egemenliği altına almak üzere olduğundan söz etmiştir. Rus işçiler ve köylüler hükûmetinin kardeşlik elini uzatmaya hazır olduğunu belirtmiştir. Burada açıkça İngiltere’nin Türkiye üzerindeki etkinliğinden duyulan rahatsızlık ortaya konmuştur. Buna rağmen l920 başında Londra’da Sovyet-İngiliz görüşmeleri yapılmış, fakat Lloyd George’nin Sovyetlerin Kemalistlere yardım etmemesi şartı kabul edilmemiştir. Atatürk, TBMM’nin açılmasından üç gün sonra Lenin’e bir mektup yazarak yabancı emperyalizmine karşı birlikte mücâdele edilmesini istemiştir. Mustafa Kemal’in bu mektubuna cevabı Çiçerin vermiş, ancak herhangi bir ittifaktan söz edilmemiştir. Bu dönemde Sovyet Rusya ile bir ittifak yapılmamasının sebepleri; 1. Sovyetlerin İngiltere ile bir ticaret anlaşması yapmak üzere olması, 2. Sovyetlerin daha komünist olmayan memleketlerle ittifaka sıcak bakmamaları, 3. Rus askerlerinin Polonya savaşı ve diğer taraftan Menşeviklerle uğraşmaları dolayısıyla Yunanlılara karşı mücâdele edecek durumda olmamaları, 4. Asıl önemlisi Mustafa Kemal’in, Sovyetlere göre başarısının şüpheli oluşu idi.
Sevr’in uygulanmasına karşı koyabilmek için kuvvete ihtiyaç vardı. Bu sebeple Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında yola çıkan bir heyet, l9 Temmuz 1920’de Moskova’ya ulaştı. Burada anlaşmanın esasları belirlenmekle beraber Sovyetlerin Bitlis, Van ve Muş illerinin Ermenistan’a terkini istemeleri yüzünden anlaşma sağlanamadı. Böylece Sovyetlerin ideolojik gâyelerini siyâsî ve emperyalist emellerine dayanak yaptıkları ortaya da çıkmış oldu. Sovyetler bu suretle Batı’nın desteği ile kurulmuş Ermenistan hükûmetini yanlarına çekmeyi, dolayısıyla Kafkaslar ve Anadolu’da egemen olmayı istiyorlardı. Fakat bu arada Ermenilere karşı kazanılan Gümrü zaferinin ardından I.İnönü muharebesinin kazanılmış olması İtilâf devletlerini Sevr’in maddelerinde hafifletme yapmak üzere TBMM Hükûmetini de Londra’ya çağırdı. Bunun üzerine Sovyetler de Türk milletinin gücünü anlayarak Ali Fuad Paşa başkanlığındaki heyetle l6 Mart l92l’de Moskova Anlaşması’nı imzaladılar. Bu anlaşma müeyyidesi olmayan bir dostluk anlaşması olmasına rağmen Misâk-ı Millî ile belirlenmiş Türkiye terimi ilk defa büyük bir devlete kabul ettirilmiştir. Bu anlaşma Batı’ya karşı TBMM Hükûmetinin durumunu kuvvetlendirmişti. Bu arada aynı gün Sovyetler, İngiltere ile istediği ticaret anlaşmasını yapmıştır. Bununla beraber Sovyetler, Türk millî kurtuluş hareketine yardım ederken bunu bir proleter ihtilâline dönüştürmek için çalışmışlardır. Atatürk “Bizim Ruslarla olan münasebet ve dayanışmamız ancak iki müstakil devletin ittihad ve ittifak esaslarıyla alâkadardır.” diyerek Sovyet hükûmeti ile olan münâsebetlerle, komünizmin Anadolu’ya sokulma meselesini birbirinden ayırmıştır. l920 Haziran’ında Baytar Salih Zeki Şerif Monatov’un desteği ile Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur. Parti ilk demecinde “Sultanların mutlakıyeti ile olduğu kadar Mustafa Kemal’in sahte politikası ile de mücâdeleyi” ilân etmiştir. Bundan sonra Atatürk TKP’yi kapatmış, komünist propaganda ve kışkırtmaları kontrol altına almak için Resmî Komünist Fırkası’nı kurdurmuştur. Yardım meselesine gelince Anadolu’daki millî zaferin kendi yardımları ile gerçekleşmesi halinde bunun Batı sömürgeciliği altında bulunan bütün İslâm dünyası üzerinde yapacağı geniş etkiyi göz önünde tutmuşlardır. Sovyetler, millî Mücâdele Türkiyesi’nin hiçbir zaman Batılılarla uzlaşmasını istememişlerdir. Türkiye’nin Sovyetlere dayanma mecburiyetinde kalarak Anadolu’da komünist ihtilâlin gerçekleşmesini kolaylaştırmayı hedeflemişlerdir. Moskova Anlaşması görüşmeleri yapılırken Bekir Sami Bey’in Londra Konferansındaki faaliyetleri Sovyetleri telâşlandırmış ve Ankara Hükûmeti’ni protesto etmişlerdir. Fakat aynı tarihlerde kendileri İngiltere ile ticaret anlaşması yapmışlardır. II.İnönü zaferi Sovyet yardımı olmadan kazanılmış hatta bu zafer sonrası Ruslar Yunanistan’la diplomatik ve ticârî münâsebette bulunmuşlardır. Yunanistan’ın isteği üzerine de Milli Mücâdele’ye karşı tarafsız kalmayı kabul etmişlerdir. Boğazlar meselesinde Batılılar karşısında yalnız kalmamak için Türkiye, Sovyetlerin Lozan Konferansı’na katılmasını istemiş ve Sovyetler, Boğazlarda Türk egemenliğini savunmuşlardır.
XIV. HAFTA
ANLAŞMALAR DÖNEMİ
1. Mudanya Ateşkes Anlaşması
9 Eylül’de Yunanlıların klâsik tabirle İzmir’de denize dökülmesiyle vatan toprakları tamamen düşmandan temizlenmemişti. İzmir’den sonra Bursa da düşman işgâlinden kurtarılmış, sıra Boğazlar ve Trakya’nın kurtarılmasına gelmişti. TBMM orduları İzmit’ten İstanbul Boğazı, Balıkesir’den Çanakkale Boğazı üzerine doğru askerî harekâta devam edip son vatan topraklarını temizlemeye hazırlanıyordu. Türkiye’nin, İngilizlerle savaşı göze alabileceğini gösteren bu hareket İtilâf devletlerini harekete geçirerek TBMM Hükûmeti ile anlaşma yollarını aramaya sevk etti. İngilizler, Türklere karşı önce Fransa, İtalya ve Romanya’dan destek istedi. Fakat bunlar Türklere karşı yeni bir savaşı göze alamayacaklarını belirtmişlerdi. Ardından İngiltere, Sömürgelerine müracaat etmiş onlar da destek sözü vermedi. En son Lloyd George, İngiliz halkından da istediği desteği bulamayınca Türklerle anlaşmaya râzı olmuştur. Türkiye de Boğazlardaki tarafsız bölgeye asker gönderilmemesi ve Doğu Trakya’nın kendilerine verilmesi şartıyla görüşmeleri kabul etti. İtilâf devletlerini temsilen İstanbul’daki işgâl kuvvetleri komutanları ile TBMM Hükûmeti adına İsmet Paşa başkanlığındaki heyet arasında Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı (11 Ekim l922). Anlaşma esas itibariyle Doğu Trakya’nın Yunanlılar tarafından boşaltılması ve Türk kuvvetlerine teslimi ile ilgili idi.
Anlaşmanın önemi; 1. Millî Mücâdelenin askerî bölümü başarıyla sona ermiştir. 2. Doğu Trakya savaşa başvurulmadan kurtarılmıştır. 3. İngiltere yeni Türk Devleti’nin siyâsî varlığını tanımak zorunda kalmıştır. 4. İngiltere’de Türk düşmanı Lloyd George, Türklere karşı başarısız kaldığı için Başbakanlık görevinden uzaklaştırılmıştır. 5. Anlaşma, Batı devletleri ile haysiyetli bir barışa giden yol açılmıştır.
2. Lozan Barış Antlaşması
a. Anlaşma Öncesi Gelişmeler Mudanya Ateşkes Anlaşması öncesi dünya devletlerinin büyük çoğunluğunun katılacağı bir barış konferansına katılmamız istenmişti. Ancak Mudanya’da veya İzmit’te bir toplantı önerilmişti. Mudanya Ateşkesinin imzasından sonra Barış Anlaşmasının yolu açılmış oldu. Fakat İtilâf devletleri TBMM Hükûmeti ile birlikte İstanbul’daki Osmanlı Hükûmetini de çağırmışlardı. Mustafa Kemal, İstanbul’daki hükûmet yaşadığı sürece İtilâf devletlerinin bundan faydalanmaya çalışacaklarını sezmişti. İstanbul Hükûmeti Başbakanı Tevfik Paşa’nın da konferans öncesi birlikte hareket etmek için görüşme teklifi Mustafa Kemal’i kızdırmış “TBMM ordularının kazandığı zaferin sonucu olarak yakında toplanacak olan barış konferansında Türkiye devleti yalnız ve ancak BMM hükûmeti tarafından temsil olunur.” cevabını vermiştir.
b. Saltanatın Kaldırılması
Osmanlı hükûmetinin ısrarı üzerine Mustafa Kemal, meseleyi meclis gündemine getirmeyi uygun görerek arkadaşlarıyla Osmanlı saltanatının kaldırılması için önerge hazırlamıştır. Önerge önce meclis gündemine alınmaması üzerine Mustafa Kemal, muhalefetin etkili isimlerinden Rauf Bey’i çağırarak kendisini ikaz etmiş ve ondan Saltanatın kaldırılması yolunda bir konuşma yapmasını istemiştir. Verilen önergeler ilgili komisyonlarda görüşülürken saltanatın hilâfetten ayrılamayacağı tezinin savunulması üzerine Mustafa Kemal, söz almış ve “Efendim egemenlik ve saltanat hiç kimseye ilim gereğidir diye görüşmeyle tartışmayla verilmez. Egemenlik ve saltanat güçle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk milleti saldırganlara dur diyerek isyan ederek egemenlik ve saltanatını kendi eline fiilen almış bulunuyor. Bu bir oldu bittidir. Mesele zaten bir oldu bitti haline gelmiş bir gerçeği açıklamaktan başka birşey değildir.” sözlerinden sonra taslak meclise gönderilmiş ve meclisten Mustafa Kemal, kararın oy birliği ile alınmasını istemiştir. l Kasım l922’de Saltanat kaldırılarak Padişah Vahdeddin, 17 Kasım l922’de bir İngiliz savaş gemisi ile yurdu terk etti. Ardından Abdülmecid Efendi halife seçildi.
c. Lozan Görüşmeleri
Lozan’da bir yanı Türkiye tek başına oluştururken diğer tarafta beklentileri oldukça farklı dört grup devlet vardı. Birinci grup; Konferansa çağıran devletler; İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya, İkinci grup; Yunanistan , Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, ABD. Üçüncü grup; Boğazlar konusunda görüşmelere katılan ve Türk tezini savunan Sovyet Rusya, Dördüncü grup; Bazı konularda görüşmelere katılan Belçika ve Portekiz.
Lozan’da ; 1. Toprak, askerlik ve Boğazlara, 2. Yabancılar ve azınlık konularına, 3. Mâlî ve ekonomik konulara ilişkin olmak üzere komisyonlar kuruldu.
21 Kasım l922’de çalışmalarına başlayan konferansta çeşitli güçlüklerle karşılaşıldı. 31 Ocak l923’de İtilâf devletlerinin hazırladıkları barış projesinin İsmet Paşa tarafından kabul edilmemesi üzerine görüşmeler kesintiye uğradı. 23 Nisan l923’de görüşmelere yeniden başlanmış ve 24 Temmuz l923’de anlaşma imzalandı.
Anlaşma ile; 1. Irak sınırı ve Hatay meselesi hariç bugünkü sınırlarımız tespit edildi. 2. Kapitülasyonlar, tamamen kaldırıldı. 3. Azınlıklar; Yeni Türk Devleti’nin sınırları içinde yaşayan bütün azınlıkların Türk vatandaşı olduğu benimsendi. Yunanistanla meseleler daha sonra çözüldü. 4. Savaş Tazminatı; Yunanlılar savaş tazminatı karşılığı olarak Meriç nehrinin Batısındaki Karaağaç’ı Türklere bıraktılar. 5. Devlet borçları; Borçlar Osmanlı devletinden ayrılan devletler arasında pay edildi. Türkiye’ye düşen miktar düzenli taksitlerle ödenecekti. 6. Boğazlar; Lozan’da Boğazlar üzerinde tam hâkimiyet hakkımızı elde edemedik. Daha sonra Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile bugünkü hâkimiyetimizi elde ettik.
d. Lozan Barış Antlaşmasının Önemi;
1. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk milletini köleleştirmeyi ve Türk vatanını bölerek Türkleri vatanlarından atmayı plânlayan Sevr’den İtilâf devletleri şimdilik vazgeçmiş oldu. 2. Avrupalılar “Doğu Sorunu” nu halledemedi. 3.Emperyalizme karşı verilen Millî Mücâdele sonunda kurulan Yeni Türk Devleti’ni bütün dünya tanıdı. 4. Emperyalizme karşı verdiğimiz Millî Mücâdele, bütün sömürge milletlere örnek oldu. 5. Osmanlı Devleti’nin biriktirdiği Türk milletinin siyâsî ve ekonomik bağımsızlığını yaralayıcı bütün kayıtlar yok edildi. 6. Türk vatanı üzerinde azınlıkların Avrupa devletlerinden destekle kazandıkları bütün ayrıcalıkları yok oldu.
|